Ana içeriğe atla

BİR ÇÖRTÜĞÜN HATIRLATTIKLARI

Çare Dergisi Güz 2019 sayısında yayınlanmıştır.

       Serdar KORKMAZ'a
Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama şu kadar var ki eşeğin heybesine sığacak kadar küçüktüm onu iyi hatırlıyorum. Dedem beni eşeğin heybesine koyup bağa götürmüştü. Bağa varıp beni indirdiğinde ayaklarım uyuşmuştu, ayakta durmakta zorlanmıştım bir müddet. 
Beni bir ağacın altına oturtup yarım bıraktığı ot biçme işine koyuldu. Bense şaşkın gözlerle etrafı izlemeye… Dedem yonca tarlasında tırpan sallıyordu ha bire, burnuma taze biçilmiş yoncaların kokusu geliyordu. Oturduğum ağacın hemen önündeki arktan kol kadar bir su akıyordu, etrafımda önce korktuğum sonra alıştığım envai çeşit böcek geziniyordu. Kıpır kıpırdı her şey; altında oturduğum ağacın dalları hafif hafif sallanıyordu, önümde akan su şırıldıyor, dedemin tırpanın biçtiği otlardan çıkan sesler kulağıma kadar geliyor, böcekler, karıncalar bile neredeyse bana seslerini duyurmaya çalışıyordu. Kuşları söylemiyorum bile, onlar daha ben gelir gelmez şarkılarına başlamışlardı zaten. 
Sonra dedem elindeki tırpanı bırakıp gelip oturdu yanıma terlemişti, inan o ter kokusunu bile hâlâ unutmadım. Acıkmıştım, dedeme “acıktım dede ben” deyince “kurban olduğum, hemen hazırlarım şimdi” dedi ama ben ortada yenilecek bir şey görmemiştim. Dedem kalktı yerinden beni içinde getirdiği heybenin diğer gözünden bir küçük çıkın çıkarıp koydu önüme, az ilerimizde yonca tarlasının yanından bir yere gitti elinde birkaç yeşil soğanla geldi. Çıkını açtı bir güzel önümüze, içinde babaannemin koyduğu ufak bir beze sarılı çökelek vardı bir de kuru yufka parçaları. Yufka parçalarını önümüzde akan arktan eline su alıp serpeleyerek yumuşattı tek tek. Sonra bir çökelekli soğanlı dürüm yaptı ki sorma dostum. Ben böyle bir tadı daha bu yaşıma kadar almadım bir daha. 
Elimdeki çörtüğü dişlerken anlatıyordum bunları, ama bizimki hâlâ çörtüğü -renginden huylandığından olsa gerek- içinden kurt çıkacak diye korka korka ısırıyordu. Gülümsedim tabi, hem bir çörtüğün beni alıp tâ çocukluğumun en uzak hatırasına götürmesine hem de bizimkinin çörtük nedir bilmeyişine. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YİTİRİLEN MAHALLE İRFANIMIZ

  Mostar Dergisi Ekim 2019 sayısında yayınlanmıştır. Cemil Meriç’in kültür ve irfan kavramlarına yüklediği anlam üzerinden düşünürsek; bugün bir şehir/mahalle kültürümüzün olduğunu söyleyebilirsek de, bir şehir/mahalle irfanımızın artık kalmadığını üzülerek belirtmek zorundayız. Çünkü batılı “kültür” kavramını “toplumun yaşayış ve düşünüş tarzı” anlamıyla ele alınca, kültürün zamanın ve algıların değişmesine göre değişebilir olduğunu kabul etmek durumunda kalırız. Buradan baktığımız zaman şehir/mahalle kültürünün, değişen zaman ve algılarla yeni bir şehir/mahalle kültürüne evrildiğini söyleyebiliriz.  Ancak irfan kavramının vahiyden doğduğu, zamanın ve algıların değişmesiyle değişmediği, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzını değil nasıl yaşaması ve düşünmesi gerektiği ifade ettiğinden, maalesef bugün bir şehir/mahalle irfanımızdan söz etmenin zor olacağını söylemek zorundayız.      Genel anlamda şehir, özel anlamda mahalle irfanı dediğimiz şey, bir...

BİR BAYRAM YAZISI

Bu yazıda bayramdan bahsedeceğim, umarım. “Umarım” diyorum çünkü “bayram” gibi bol çağrışımlı bir kavramı anlatmaya başladığınızda bu kavramın kelime anlamından başlayıp, eski ve yeni bayramlara, çocukluğumuzun bayramlarından çocuklarımızın bayramlarına, bayramların bireyler üzerindeki diriltici etkisinden bir toplumu ayakta tutan onarıcı gücüne, daha nelerden nelere atlamak ve bunları belli bir üslup ve ahenkle verebilmek haliyle çaba istiyor. Aslına bakarsanız bir bayram gününde eski bayramların tatlı hatıralarının izlerini dimağında hâlâ taşıyan, her bayram olduğu gibi bu bayramda da ruhu çocuksu bir neşe hisseden siz sevgili okurlarıma uzun uzadıya bayramın diyalektiğini yapmak oldukça gereksiz. Elbette yaşamak yazmaktan mühimdir.   Peki, ne yapmalı o zaman; yapmayı planladığı ziyaretleri tamamlamış, köydeki dededen kalma evinin balkonuna oturmuş ve bilgisayarı kucağına almış bir yazar olarak? Demlenen çayı içmemek gibi bir şey olur değil mi? Çayım yok ama olsun, iki satı...

BİR TAŞIN HİKÂYESİNİN HİKÂYESİ

Bir taşın hikayesini yazmak için nereden başlamalı? “Merhaba ben bir taşım, binlerce yıl önce oluştum ve yine binlerce yıldır buradayım.”  diye başlasam editör nasıl bir tepki verir acaba? Daha devamını okumadan “n’cık, geç!” deyip kapatır mı sayfayı? Yoksa “Bir taşım ben, volkanik menşeliyim, binlerce yıl önce, daha dünya yüzeyi yeni yeni şekillenirken volkanik bir patlama ile çıktım yeryüzüne, dünya soğudukça ben de soğudum katılaştım, üzerimden nice rüzgârlar esti, çok fırtınalar gördüm. Yağmurlar yağdı tepemden hatta bir zaman binlerce metreküp suyun içinde kaldım, çekildi sular sonra üzerimden, nice ağaçlar yeşerdi kökleri parçaladı bünyemi. Eridim toprak oldum ama taş halinde kaldı bir kısmım. Şimdi bir çölün ortasında kumların arasında dik bir kaya olarak bulunmaktayım.” diye başlasam sevgili editörün ilgisini uyandırabilir miyim? Bu sefer de “böyle bir giriş mi olur arkadaş, amma uzatmış.” mı der acaba? “Ben bir taşım Allah yarattı var oldum, şimdi onun bana verdiği bu r...