Ana içeriğe atla

BİR TAŞIN HİKÂYESİNİN HİKÂYESİ


Bir taşın hikayesini yazmak için nereden başlamalı? “Merhaba ben bir taşım, binlerce yıl önce oluştum ve yine binlerce yıldır buradayım.”  diye başlasam editör nasıl bir tepki verir acaba? Daha devamını okumadan “n’cık, geç!” deyip kapatır mı sayfayı? Yoksa “Bir taşım ben, volkanik menşeliyim, binlerce yıl önce, daha dünya yüzeyi yeni yeni şekillenirken volkanik bir patlama ile çıktım yeryüzüne, dünya soğudukça ben de soğudum katılaştım, üzerimden nice rüzgârlar esti, çok fırtınalar gördüm. Yağmurlar yağdı tepemden hatta bir zaman binlerce metreküp suyun içinde kaldım, çekildi sular sonra üzerimden, nice ağaçlar yeşerdi kökleri parçaladı bünyemi. Eridim toprak oldum ama taş halinde kaldı bir kısmım. Şimdi bir çölün ortasında kumların arasında dik bir kaya olarak bulunmaktayım.” diye başlasam sevgili editörün ilgisini uyandırabilir miyim? Bu sefer de “böyle bir giriş mi olur arkadaş, amma uzatmış.” mı der acaba? “Ben bir taşım Allah yarattı var oldum, şimdi onun bana verdiği bu rolü yaşıyorum.”desem başlasam artık sevgili editör de ne derse desin.
    Sahi neden birinci kişi ağzıyla anlatıyorum ki bu taş bu sonuçta. Cansız dilsiz bir varlık. Kişileştirme yapmak zorunda mıyım? Bir taşı ruhu varmış gibi kabul etmek nasıl hava katar ki öyküye. Zaten ana fikri de düşününce bir taşı ruhu varmış gibi anlatmak çok mantıksız. O zaman şöyle başlasam: “O sadece bir taş; milyonlarca yıl önce kesinlikle tesadüf eseri olmayan bir şekilde var edildi.” galiba olacak gibi. Editörün nasıl bir tepki vereceği artık pek de umurumda değil. Zaten yayınlamayı da düşünmüyorum. Dergilere göndersem muhtemelen yayınlamazlar, üstüne bir de “Efendim çok okuyun az yazın.” diye akıl verirler nitekim haklılar da okumalı az yazmalı hatta hiç yazmamalı. Ne çok yazılıyor şimdi. Eskiden bu kadar yazı var mıydı efendim? Yazmak zahmetli bir o kadar da kıymetli bir işti. Öyle insanlar üç beş kitap okuyup “Haydi ben de yazayım bir şeyler.” deyip laptopu alıp önüne yazamazdı değil mi? Yıllar süren çalışmaların kıymetli meyveleriydi yazılanlar. Yazılanlar da öyle binlerce cilt çoğaltılamazdı, bir ciltlik eseri bulmak için yüzlerce belki binlerce kilometre yol gitmek gerekirdi ki o ciltler de genellikle ender sayıdaki büyük kütüphanelerde bulunurdu. Şimdi lüzumlu lüzumsuz her konuda yazılıyor. Önüne gelen yazıyor kardeşim, kıymeti mi kalır bunun? Niye anlatıyorum ki ben bunları şimdi. Gitti kafam yine. Bu dikkat dağınıklığı başıma bela benim.    
Neyse biz asıl mevzuumuza dönelim artık. Bir taşın hikâyesi diyorduk, üçüncü kişi ağzıyla anlatıma karar verdim sanırım. Çünkü hikâyeye göre bu taştan put yapıyorlar elleriyle, sonra tapınıyorlar karşısına geçip, hem de korkuyorlar kendilerini bir belaya uğratır diye. Aklı almıyor şimdi insanın eleriyle yonttuğu, bir vursa tepe taklak olacak bir cisme tapınmasını. Şimdi konusu bu olan hikâyedeki kahramanımız malum taşı birinci kişi ağzıyla anlatsam o putperestleri az biraz doğrulayacakmışım gibi geliyor bana.  “Ne alakası var” diyecek şimdi bu yazdıklarımı okuyan. Bence alakası var olmasa bile dağınık zihnim bir irtibat kuruyor. Hatta buraya tam da bu satıra şöyle yazmam için içimden bir istek duyuyorum: “Hani Michelangelo (Bu ismi yazmak için internete baktım bu arada. Sanki Mişelancelo yazsam ne olcaksa) Davut heykelini yaptıktan sonra karşısına geçip “Haydi konuş Davut” dediği rivayet edilir ya da bu manaya gelen bir söz, her neyse yani demem o ki Michelangelo taşın taştan başka bir şey olmadığını basbayağı biliyordu ama tanrılaşmak(nâmümkün kelimelerden biri, bu konuyu ayrı çalışmalıyım) hevesinden mütevellit böyle diyor kanaatimce. Şimdi kurduğum -belki size göre uzak, bana göre yakın- alaka şu ki putları tapılır yapan tapıcısının ona yüklediği anlam bir nevi ona üflediği ruhtur. Yani tapan aslında nefsini tanrılaştırmaktadır, bu durumun hikâyemizdeki taş ile irtibatına gelince: ben onu bir taştan öte ruhu olan bir varlık gibi anlatırsam ona tapanların haklılığını bir nevi delillendirmiş olacağım. Oysa hikâyenin sonunda mesaj olarak; onun sadece bir taş olduğunu, taşa tapmanın mantıksız olduğunu, günümüz insanın buna gülerken aslında kendi eliyle yaptığı pek çok şeye taptığını bugünkü putperestliğin eski putperestliğin sadece level atlamış hâli olduğunu falan nasıl verebilirim ki? Velhasıl bu hikâyede birinci kişi ağzı kullanırsam Michelangelo’dan ne farkım kalır? Bu arada Michelangelo’yu da yerin dibine batırdım. Zaten bana göre Hz. İbrahim(a.s)’in putları yere yeksan ettikten ve en iri putu sağlam bırakıp boynuna baltasını astıktan sonra soranlara “Belki o kırmıştır!” demesi Michelangelo’nun Davut heykelinden sonsuz kere daha büyük sanat taşıyor.
Dedim ya dağınık bir zihnim var, dağılıp gidiyorum. Yetti artık başlayayım değil mi?
“O sadece bir taş; milyonlarca yıl önce kesinlikle tesadüf eseri olmayan bir şekilde var edildi ve milyonlarca yıl boyunca olduğu yerde kaldı. Üzerinden nice rüzgârlar, fırtınalar esti.  Onu önce bu fırtınalar yonttu sonra sular parçaladı gövdesini. Sonra Yaratan etrafını bir çöle çevirdi. Onun kendine ait bir kaderi yoktu ama o zaten bir kaderin parçasıydı, insan denilen varlığın büyük oyununda bir dekor olmaktı onun görevi. Bunun farkında bile değildi asında olması da gerekmiyordu. O sadece kendi lisanıyla hakkı zikretmekteydi binlerce yıldır.” Şimdi bu cümleden sonra “Hani taşların ruhu olmazdı? Nasıl zikrediyorlar o zaman?” diyeceksiniz. Haklısınız onların da zikredebildiğini ben uydurmadığıma, bunun bir Kur’an(İsra-44)  buyruğu olduğuna göre muhtemelen; düzeltiyorum cidden yanıldım o zaman. Ruhları var diyemem ama bizim anlayamayacağımız (ki bunu anlayamayacağımızı yine aynı ayetin devamı söylüyor) bir şekilde farklı şuur durumuna sahipler diyebilirim. Bu durumda birinci kişi ağzıyla anlatmam sorun olmasa gerek. Dedim ya dağınık bir zihnim var.
İtiraf ediyorum bu yazıyı sonunda kayda değer bir şeyler çıksın diye yazmıyorum.  Yayınlamayı da düşünmüyorum. Belki kendime yüzleşmek istiyorum, belki alıştırma yapmak istiyorum hepsi bu. En azından bir öykü yazacaksam konusunu ve haritasını oluşturmam gerektiğini n farkına vardım. Bu da bir şeydir.

Hüseyin Hilmi ARSLAN


Yorumlar

  1. Elinize ve yüreğinize sağlık Hocam

    YanıtlaSil
  2. Eline sağlık kardeşim. Güzel bir yazı.

    YanıtlaSil
  3. Teşekkür ettim Hüseyin Hocam. Senin için yazma, bizim için de güzel bir okuma egzersizi oldu.😊

    YanıtlaSil
  4. Hikaye de istiyoruz üstad. Bunu giriş kabul edelim.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİR BAYRAM YAZISI

Bu yazıda bayramdan bahsedeceğim, umarım. “Umarım” diyorum çünkü “bayram” gibi bol çağrışımlı bir kavramı anlatmaya başladığınızda bu kavramın kelime anlamından başlayıp, eski ve yeni bayramlara, çocukluğumuzun bayramlarından çocuklarımızın bayramlarına, bayramların bireyler üzerindeki diriltici etkisinden bir toplumu ayakta tutan onarıcı gücüne, daha nelerden nelere atlamak ve bunları belli bir üslup ve ahenkle verebilmek haliyle çaba istiyor. Aslına bakarsanız bir bayram gününde eski bayramların tatlı hatıralarının izlerini dimağında hâlâ taşıyan, her bayram olduğu gibi bu bayramda da ruhu çocuksu bir neşe hisseden siz sevgili okurlarıma uzun uzadıya bayramın diyalektiğini yapmak oldukça gereksiz. Elbette yaşamak yazmaktan mühimdir.   Peki, ne yapmalı o zaman; yapmayı planladığı ziyaretleri tamamlamış, köydeki dededen kalma evinin balkonuna oturmuş ve bilgisayarı kucağına almış bir yazar olarak? Demlenen çayı içmemek gibi bir şey olur değil mi? Çayım yok ama olsun, iki satı...

YİTİRİLEN MAHALLE İRFANIMIZ

  Mostar Dergisi Ekim 2019 sayısında yayınlanmıştır. Cemil Meriç’in kültür ve irfan kavramlarına yüklediği anlam üzerinden düşünürsek; bugün bir şehir/mahalle kültürümüzün olduğunu söyleyebilirsek de, bir şehir/mahalle irfanımızın artık kalmadığını üzülerek belirtmek zorundayız. Çünkü batılı “kültür” kavramını “toplumun yaşayış ve düşünüş tarzı” anlamıyla ele alınca, kültürün zamanın ve algıların değişmesine göre değişebilir olduğunu kabul etmek durumunda kalırız. Buradan baktığımız zaman şehir/mahalle kültürünün, değişen zaman ve algılarla yeni bir şehir/mahalle kültürüne evrildiğini söyleyebiliriz.  Ancak irfan kavramının vahiyden doğduğu, zamanın ve algıların değişmesiyle değişmediği, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzını değil nasıl yaşaması ve düşünmesi gerektiği ifade ettiğinden, maalesef bugün bir şehir/mahalle irfanımızdan söz etmenin zor olacağını söylemek zorundayız.      Genel anlamda şehir, özel anlamda mahalle irfanı dediğimiz şey, bir...

YANIBAŞIMIZDA UNUTTUĞUMUZ KIYMET: KOMŞULUK

Bu yazı Mostar dergisi Aralık 2019 sayısında yayımlanmıştır.             Popüler tabirle yatay mimarili mahallelerde, köylerde doğup büyümüş sonradan, dikey mimarili, minimal yaşam alanlı sitelerin mukimi olmuş bizim neslin çocukluk ve ilk gençlik zamanlarının tatlı hatıraları olarak kalmıştır komşuluk ilişkileri. Her biri ayrı avlulara sahip ortalama yüz-yüz elli haneli köy ve mahallelerimizde herkesin herkese yakın olduğu, hayatı tüm yönleriyle beraber paylaştığımız yaşam biçiminden; altlı üstlü, dip dibe ikamet ettiğimiz sitelerde bir selamı bile paylaşmadan yaşadığımız tuhaf zamanlara geldik. Haliyle “hey gidi günler” kabilinden böyle bir yazı yazmanın gereği orta çıkıyor diye düşünüyorum.             Peki neydi komşuluk, nasıl ortaya çıkmıştır? Evvela söyleyelim ki, medeniyetimizin en işlek kavramlarından biri olan komşuluk, bizde hem inanç hem de gelenek açısından ...