28 Mayıs 2020 Perşembe

ÖLMEYEN ÂŞIK: BİZİM YUNUS

Mostar dergisi Şubat 2020 sayısında yayımlandı 

    12 ve 13. yüzyıllar İslam dünyası için bir taraftan Haçlı diğer taraftan Moğol zulmüne uğradığı, içte ise Hasan Sabbah’ın başını çektiği Haşhaşilik gibi fitneci akımların baş gösterdiği yıllardır. Moğolların önünden kaçan Türk boyları akın akın Anadolu’ya göçmektedirler. Yüzyıllar boyunca İslam coğrafyasının ilim ve idare merkezleri olmuş Semerkand, Buhara ve Bağdat gibi şehirleri Moğollar eliyle harap olmuştur. Müslümanlar bu yıkımlarla bîtap düşmüştür. Anadolu bu zor zamanları en derinden hissetmiştir. Büyük Selçuklu Devletinin parçalanıp yıkılmasından sonra Anadolu Selçukluları da fazla dayanamamış Moğol işgaliyle dirliğini ve bağımsızlığını kaybetmiştir. Bu kargaşa ortamı içinde o zamana kadar Selçuklulara bağlı olan Beylikler kendi bağımsızlıklarını ilan etmiş, neredeyse Anadolu’nun her bölgesinde bir beylik devlet olma iddiasıyla baş göstermiştir. Daha sonra ki yıllarda ümmetin dirliğini tekrar sağlayacak Osmanlılar dışında hep birbirleriyle mücadele içindedirler. Bu kargaşadan en çok etkilenenler ise daha Anadolu’ya yeni yeni gelip yurt tutmaya çalışan Müslüman Türk boyları olmuştur. İslam dünyası dolayısıyla Anadolu için karanlığın en zifiri olduğu zamanlardır. 

İşte Yunus Emre böyle bir zamanda 13. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya gelmiştir. Farklı rivayetler olmakla beraber Eskişehir ili Sivrihisar İlçesine bağlı Sarıköy’den olduğu kuvvetle muhtemeldir. Kimi kaynaklarda ümmi olduğu, belli bir eğitimden geçmediği ifade edilse de biri divan olmak üzere iki önemli ve hacimli eser vermesi ayrıca belli bir eğitim gerektiren ciddi sayıda aruz ölçülü şiiri olması Yunus Emre’nin önemli bir eğitimden geçtiğini göstermektedir. Hatta Abdulbaki Gölpınarlı’ya göre medrese eğitimini Konya’da almıştır. Kimi kaynaklara göre de bir dönem kadılık yapmıştır. Yunus Emre yaşadığı dönemde Mevlana Celaleddin Rumî(k.s.), Hacı Bektaş-ı Velî (k.s.) ve Ahi Evran (k.s.) gibi tasavvuf büyükleriyle aynı dönemde bulunmuştur; ancak o, Ahmet Yesevî (k.s.) hazretlerinin yaktığı çerağın Anadolu’daki ışıklarından Tapduk Emre’ye (k.s.) mürit olmuştur. Yunus’u, önce Derviş Yunus sonra da Bizim Yunus yapan da Tapduk Emre (k.s.) hazretleridir. Bizim Yunus’un kırk yıl Tapduk Emre (k.s.) dergâhında hizmetten sonra şeyhinden icazetle kendi dergâhını kurduğu rivayeti kuvvetli olsa da o, dervişlik deyince akla ilk gelen isimdir. Adeta dervişlik, sufîlik onunla özdeşleşmiştir yani mürşitlikten ziyade dervişliği ile bilinmiştir. Bununla beraber ilahileriyle adeta dervişliğin tanımını yapmıştır; tasavvuf yoluna girenlerin ondan yolun hâl, edep ve erkânına dair öğrendikleri pek çok şey vardır ve Derviş Yunus ilahileriyle bu kutlu hizmete hâlâ devam etmekte ve yedi yüz sene önce tutuştuğu aşk ateşi ile hâlâ gönülleri harlamaktadır. 

Yunus Emre’nin hayatı menkıbebî anlatımlarla günümüze ulaşmıştır. Hakkında yazılan eserlerin dönemine en yakını bile iki yüz yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu da haliyle halk arasında dolaşan yarı efsane yarı hakikat rivayetlerin doğmasına sebep olmuştur. Ancak Anadolu insanınca o kadar benimsenmiştir ki kendisine atfedilen pek çok mezar ve makam olmakla birlikte kabrinin asıl yeri bilmemektedir. Bu durum kendisi gibi pek çok Hâk aşığında görülen bir durumdur. Anadoluda pek çok beldede adına yapılmış makamlar olduğu gibi Azerbaycan’daki Gah’ta bile bir makamı bulunmaktadır. Bununla beraber Yunus, Yunus Emre adıyla yazmış, söylemiş birden fazla şahıs olduğu bilinmektedir ki bu aslında Yunus Emre’nin ne kadar sahiplenildiğinin bir diğer göstergesidir. 

Efendimizin (s.a.v.) “… muhakkak ki şiirde hikmet vardır.” hadisine dayanarak gelişen İslam şiir geleneği, hem divanda hem de tekkelerde hikmeti dile getiren eşsiz bir sanat olarak tekke şiirini doğurmuştur. Yunus Emre (k.s.) ve diğer mutasavvıf şairlerin şiirleri, sadırlarından taşan İlahî aşkın terennümü olmakla beraber tekkede dervişlerin manevi eğitimi için söylenen nasihatlerde taşımaktadır. İlk örneklerini Ahmet Yesevi’nin (k.s.) hikmetleri ile veren Türk tasavvuf edebiyatı, Anadolu’da Yunus Emre hazretlerinin ilahileri ile mayalanmış; Süleyman Çelebi’nin (k.s.) yazdığı Mevlid-i Şerif ile zirveye çıkmıştır. Yunus Emre’nin bilinen iki eseri vardır, bunlar ilahilerinden oluşan divanı ile Risaletün Nushiye adlı manzum eseridir. Tekke edebiyatına kazandırdığı ilahileriyle yüzyıllar boyunca aşkla okunan ve dinlenen eserler vermiştir. Hatta ulaştığı özgünlük ile kendisinden sonraki yüzyıllarda Yunus gibi söylemek pek çok şair, ozan ve âşık için bir hedef olmuştur. Sehl-i mümteni denilen görünüşte basit ama manada derin sözler söylemenin en güzel örnekleri Yunus Emre ilahilerinde görülmektedir.  Kendisinden sonra Niyaz-ı Mısrî(k.s), Sümbül Sinan gibi pek çok mutasavvıf şairi de etkilemiştir. Ayrıca günümüzde de aynı ruhtan beslenen değerli şair Bestami Yazgan gibi şairlerin de Yunus Emre’den dersli olduklarını söyleyebiliriz. Nitekim her şeyin birbirine kolayca karıştırıldığı sosyal medyada Bestami Yazgan’a ait “Gülü İncitme Gönül” adlı şiirin altına Yunus Emre yazılı olarak paylaşıldığı vakidir. Aslında bu durum bile Yunus Emre’nin çağını aşan varoluşunun bir tezahürüdür. 

Yunus Emre hazretlerinin iki önemli eseri olduğundan bahsetmiştik. Bunlardan divanı, ilahilerinden oluşmaktadır, yüzden fazla yazma olduğu tespit edildiği gösteriyor ki bu eser Yunus Emre hazretlerinin kendi oluşturduğu divandan sonra da derleme yoluyla genişletilmiştir. Nitekim aslında Bizim Yunus’a ait olmayan ama Yunus mahlasıyla yazılmış başka ilahilerinde eklendiği anlaşılmaktadır. Buna rağmen bu divan yüzyıllar boyu nerde bir ilim ve aşk sofrası kurulsa okunmuştur. İlahilerinde daha çok ilahi aşk, ihlas, salih amel, dervişlerin sahip olması gereken haller, bir mürşide bağlanmanın önemi gibi konuları işlemiştir.  Ayrıca bestelenmiş ilahileri, Mevlid-i Şerif okumalarının ayrılmaz dinletisi olmuştur. Türk tasavvuf edebiyatında Süleyman Çelebi (k.s.) hazretlerinin Mevlidi Şerif’inden sonra en çok okunan eser Yunus Emre hazretlerinin divanı olmuştur. Bazı dönemler Yunus Emre’nin (k.s) Muhyiddin İbni Arabî(k.s.) ve Mevlana(k.s.) gibi çağdaşı mutasavvıfların da benimsediği vahdeti vucüd meşrebinin, cezbe ve aşk halinin ilahilerine yansıması kimi zahir ulemasınca gadredilmesine sebep olmuştur. Bu durumun önemli örneklerinden biri olan, büyük âlim Ebussud Efendinin (rahmetullahi aleyh) Yunus Emre hazretlerinin ilahilerinin okunmasını men etmesi kaynaklarda belirtilmektedir. Hâsılı kelam Yunus Emre hazretlerinin kendi tabiriyle yüzyıllar boyu kendisini sîgâya çeken Molla Kasımlar hiç eksik olmamıştır. Ancak Yunus Emre hazretlerinin ilahi aşkla pişmiş şiirleri gönülleri coşturmaya devam etmiştir. 

Yunus Emre hazretlerinin ikinci eseri olan Risaletün Nushiye yani Nasihateler Risalesi adlı eserdir ve bu eser irşad ile vazifelendirilişinden sonraki dönem yazıldığını düşündürmektedir. Eser insanın manevi yolculuğunu anlatan tasavvufi bir öğüt kitabıdır. Bu eseri divanından farklı olarak belli bir konu bütünlüğü sahip olup mesnevi türündedir.  Yunus Emre hazretlerinin bu eseri ve divanının, Mevlana (k.s.) hazretlerinin Farsça olarak yazdığı Mesnevi’sinde anlatılan hakikatlerin Türkçe olarak yazılmış hali olduğu söylenebilir. Risaletün Nushiye aruz ölçüsüyle yazılmıştır ve toplam 600 beyitten ibarettir. Giriş ve kısa bir mensur bölümden sonra kalan kısım toplam altı bölümdür. Eser Yunus Emre hazretlerinin ilahilerine nazaran şiirsel yönü daha zayıftır ancak ele aldığı hakikatleri sembollerle sunarak hikayeleştirmiştir. Risaletün Nushiye, Türk tasavvuf edebiyatının başucu eserlerinden biridir. 

 

 Yunus Emre, Derviş Yunus ya da Bizim Yunus zor bir zamanda Anadolu’ya aşk mayası çalan bir gönül insanıdır. Tapduk Emre (k.s.) dergâhında kırk yıl kâh dağdan odun taşıyarak kâh çarşı pazarda su dağıtarak hizmet etmiş ham nefsini hâk yolunda pişirmiş bir derviştir. Nice Allah adamının yaptığı gibi uzun yolculuklara çıkmış, Anadolu’yu karış karış dolaşmış hatta Suriye, Kafkaslar ve Azerbaycan gibi uzak illere kadar gitmiş, yürüdükçe pişmiş; “baba Tapduk manasını” uğradığı ellere saçmış, tekrar dergâha Bizim Yunus olarak dönmüştür. Bizim Yunus olmaklığı sadece hep arzuladığı o “bir gönle girmeyi” başarmış olması değildir, bununla beraber onun bizim de yani Anadolu’nun türlü dertlerle bezmiş insanın da gönlüne yeniden iman neşesi verebilmiş olmasıyladır aynı zamanda bizim de Yunus’umuz oluşu. Yunus Emre hazretlerinin hazreti Mevlana’ya(k.s) hitaben söylediği rivayet edilen “Mevlana Hüdavendigar bize nazar kıldı kılalı onun görklü nazarı gönlümüzün aynasıdır.” sözünden ilhamla haddimiz olmayarak söylersek Anadolu insanı için geçmişten bu güne “Türkmen pîrî Yunus Emre hazretlerinin dilinden o eşsiz inciler döküldü döküleli onun sözleri yolumuzun ışığı gönlümüzün cilasıdır.” diyebiliriz herhalde. Yazımıza bu koca Türkmen dervişinin bir beyitiyle son verelim:

“Biz sevdik âşık olduk sevildik mâşûk olduk 

  Her dem yeni doğarız bizden kim usanası”


Hüseyin H. ARSLAN

8 Nisan 2020 Çarşamba

YANIBAŞIMIZDA UNUTTUĞUMUZ KIYMET: KOMŞULUK


Bu yazı Mostar dergisi Aralık 2019 sayısında yayımlanmıştır.

            Popüler tabirle yatay mimarili mahallelerde, köylerde doğup büyümüş sonradan, dikey mimarili, minimal yaşam alanlı sitelerin mukimi olmuş bizim neslin çocukluk ve ilk gençlik zamanlarının tatlı hatıraları olarak kalmıştır komşuluk ilişkileri. Her biri ayrı avlulara sahip ortalama yüz-yüz elli haneli köy ve mahallelerimizde herkesin herkese yakın olduğu, hayatı tüm yönleriyle beraber paylaştığımız yaşam biçiminden; altlı üstlü, dip dibe ikamet ettiğimiz sitelerde bir selamı bile paylaşmadan yaşadığımız tuhaf zamanlara geldik. Haliyle “hey gidi günler” kabilinden böyle bir yazı yazmanın gereği orta çıkıyor diye düşünüyorum.
            Peki neydi komşuluk, nasıl ortaya çıkmıştır? Evvela söyleyelim ki, medeniyetimizin en işlek kavramlarından biri olan komşuluk, bizde hem inanç hem de gelenek açısından derin köklere ve ilahi referanslara sahiptir. Türkçe kon(mak) kelimesinden türetilen “karşılıklı konaklamak” anlamına gelen “konış” kelimesinin zamanla söyleniş değişikliğine uğramış halidir, komşu kelimesi. Zaten Anadolu’nun kimi yerlerinde hâlâ eski söylenişe benzer “konşu” şeklinde telaffuz edilir. Eski Türk boylarının konargöçer yapısı düşünüldüğünde “karşılıklı konaklamak” anlamı anlaşılacaktır. Bu karşılıklı konaklamanın birbirlerine güven ve samimiyet duyanlarca yapılmasından ise geleneksel komşuluğun güven ve samimiyet ilkeleri üzerine kurulduğunu çıkarabiliriz.
Komşuluğun ikinci temeli ise inanç boyutudur. Medeniyetimizin hemen her öğesi ya ilahî bir buyruğa ya da Efendimizin(s.a.v) sünnetine dayanmaktadır, mesela sadaka taşları “bir elin verdiğini öteki elin görmemesi” şeklindeki nebevî inceliğin yansımasıdır. Komşuluk hukuku da aynı kaynakla ilkelerini netleştirmektedir. Kuran-ı Kerim’de Allah Teala’nın “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, elinizin altında bulunanlara iyi davranın…” (Nisa 36) buyruğu ile Efendimizin (S. A. V.) “Cebrail bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki; ben, Allah-u Teala komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” ve “Komşusu açken kendisi tok yatan mü’min değildir.” gibi hadisleri komşuluk ve hukukunun inanç temellerini ifade etmektedir. Komşuluğun gelenek açısından bakıldığında toplu yaşamanın temel bir gereği olduğu, inanç açısından bakıldığında titizlikle korunması gereken bir hukuku olduğu aşikârdır. Yine Hasan Basrî(Ra.) Efendimiz’den (S.a.v) nakille komşuluğun sınırını “Önden kırk ev, arkadan kırk ev, sağdan kırk ev, soldan kırk evdir.” şeklinde tarif eder. İşte bu buyruklardır ki komşuluğu, hayatımızın önemli bir görevi kılmaktadır.
            Bazen kaybettiklerimizin kıymetini daha iyi anlamak için bir yabancının konuyla ilgili değerlendirmelerine kulak vermek faydalı olabilir. Nitekim Osmanlı’da Günlük Yaşam adlı kitabın yazarı olan Raphaela Lewis Osmanlı mahallesini şöyle anlatır: “Osmanlı kültüründe birey için “mahalle” ailesinden sonra gelen ilk topluluktur. Mahalle sakinleri arasında hemşerilikten daha kuvvetli, adeta akrabalık derecesinde dayanışma vardı. Herkes birbirinin komşuluk hukukuna saygı gösterirdi. Bu nedenle yapıların manzara cepheleri birbirlerinin görünümünü etkilemeyecek biçimde içerlek yapılırdı.” Raphaela bu ifadelerden anlaşılıyor ki komşuluk ve mahalle hukukuna ancak kıyısından kenarından vakıf olabilmiştir. Onun fark edemediği en önemli incelik, evlerin birbirinin manzarasını etkilemeyecek şekilde konumlandırılmasının asıl hikmeti mahremiyete duyulan hassasiyettir. Osmanlı ve diğer İslam toplumlarında komşuluk ilişkilerinde üzerinde en hassas olunan konu mahremiyettir. Öyle ki kapı tokmaklarının gelen ziyaretçilerin cinsiyetini belli edecek biçimde farklı sesler vererek ev halkının ona göre tedbir almasını sağlamak için iki tane halka olması, evlerin önce sofa sonra avlu denilen bölümlerinden geçilerek sokağa ulaşılacak şekilde tasarlanması, çıkmaz sokak diye bugün tabir ettiğimiz aslında birkaç eve ait avlunun sokakla doğrudan alakasının önüne geçmek için bırakılan girintilerin oluşu hep mahremiyete duyulan hassasiyetin sonucudur. Yine Osmanlı ev mimarisinde balkon olmayışı lakin balkon yerine avlu- bahçe alanlarının oluşu aynı hasassasiyetin eseridir. Sıklıkla yapılan komşu ziyaretlerinde de mutlaka erkek ve kadınlar ayrı odalarda ağırlanması da yine aynı durumun neticesidir. Genelde her evde avlu içinde ayrı bir oda bulunur yatılı gelen misafirler burada kalırlardı. Bu odaların köylerde daha faal kullanıldığını hatta misafir ağırlama konusunda komşuların adeta birbirleriyle yarıştıklarını söyleyebiliriz. Büyüklerimizden, köylerine giderken köyümüzün içinden geçmek durumunda olan yolcuları, o zamanlar otomobil vs. araçlar yaygın değildir, çevirip zorla misafir ettiklerini çok duymuşuzdur. Bu durum bizde komşuluk sınırlarının fiziki açıdan çok daha geniş tutulduğunu da göstermesi açısından ilginçtir. Öyle ki komşu ev kadar, komşu mahalle, komşu köy kavramları da komşuluk lügatimize dâhildir.
            Bir kavramın ya da yaşantının toplum tarafından benimsendiğinin hatta vazgeçilemez olduğunun en önemli belirtisi yazılı kanunlara yansımasıdır. Komşuluk hukuku denilen kavram belki sadece İslam toplumlarında olan bir kavramdır. Bugün Batı’dan kopyala yapıştır yaparak aldığımız kanunlarda komşuluk hukuku yer almasa da İslam Hukukunun önemli meselelerinde komşuluk ilişkilerinin önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. “Şuf’a hakkı, komşu şahitlikleri, avarız vakıfları” gibi doğrudan ve dolaylı hukuki kavramların komşuluk üzerine olması, komşuluğun toplum hayatındaki vazgeçilmezliğini göstermektedir. 
Şuf’a hakkı, kısaca bir mülkün satışında ilk teklifin komşuya yapılması gerektiği ya da komşuların rızası ile üçüncü derece alıcılara satılabilmesi anlamına gelmektedir. Bu kural İslam hukukunda başlıca bir konudur ve Osmanlı toplumunda ciddiyetle uygulanmıştır. Nitekim bu hakkın ihlal edildiği alışverişlerin kadı tarafından iptal edildiği çoklukla vakidir. Kaynaklar bu kuralın hikmetini mahalle huzurunun korunmak istenmesiyle açıklamaktadırlar.
Komşu şahitlikleri, bazı yargılamalar sırasında yeterli delil ve şahit bulunamadığı zaman kendisine suç isnat edilen kişiler hakkında komşularının olumlu(hüsn-i hal) ya da olumsuz(su-i hal) şahitlikleri hükmün verilmesinde önemli bir etkendir Osmanlı hukukunda; yani suçlu şüphesiyle yargılanan, ama hakkında net hüküm vermeyi sağlayacak delil ve şahitlerin yeterli olmaması durumunda, bu kimseler için komşularının “yaramaz insandır“ ya da “biz bir kötülüğünü görmedik” kabilinden beyanları haklarında verilecek hükmü doğrudan etkilediği görülmektedir. Bir diğer dikkate değer uygulama ise; herhangi bir mahallede gerçekleşen faili meçhul cinayetlerde tüm mahalle sakinlerinin maktülün yakınlarına diyet ödeme yükümlülüğü getirilmiş olmasıdır. Böylelikle “bana necilik” ortadan kaldırılmakta komşuların hem birbirlerinden hem de mahallerinde olan biten olaylarda sorumluluk almaları sağlanmaktadır. Bazı uygulamalar ise mahallede komşuların yaptırım güçlerini örneklemesi bakımından ilginçtir, şöyle ki: Gayri ahlaki davranışlar sergileyen kişiler komşuları tarafından önce uyarılır, düzelme olmazsa kapılarına katran sürülerek ifşa edilirdi, hatta bu tür kişilerin mahalleden çıkarılmasını isteme hakları da vardı.
Avarız vakfı ya da avarız sandığı olarak isimlendirilen kurumlar, komşuların birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışması ile mahallenin cami, mektep, medreselerinin bakım ve onarımları gibi işler için kurulmuş tamamen mahalle sakinlerinin yardımlarıyla çalışan kurumlardı.
İşte yukarıda belirttiğimiz hukukî ve sosyal uygulamalarla komşunun komşu üzerindeki hakkı yasal bir zemine oturtulmaktadır. Böylelikle komşuluk ilişkilerinde bana necilik önlenmiş, toplum kendi otokontrol mekanizmalarını geliştirmiştir. Bugün tabi olduğumuz kanunların içerisinde bu minvalde uygulamaların yer almamış olmasının en önemli sebebi yukarıda belirttiğimiz gibi kanunların, bizden olmayan Batı’dan taklit edilmesidir. Haliyle Batı kültüründe komşuluğun bir hukuku olmadığı sonucu da buradan anlaşılmaktadır.
Anadolu’da imece veya höbülleşme denilen çok önemli bir kavram vardır. Modernleşmeye tam teslim olmamış küçük şehirlerde ve köylerde yaşatılan imece kültürü, komşuların ortak menfaate dayalı işleri beraber görmeleri veya şahsi işlerinde sırayla birbirleriyle yardımlaşmaları demektir. Günlük hayatın pek çok alanında komşunun komşuya muhtaçlığının en bariz sonuçlarındandır. Elbirliğinin, yardımlaşmanın, dayanışmanın tezahürüdür.  İmecede esas olan mahallenin ya da köyün ortak menfaate dayalı işlerinin beraber halledilmesi iken; höbülleşme ise daha çok komşuların birbirlerinin işlerini sırayla halletmeleri anlamlarına gelmektedir.
Eski komşuluk ilişkilerindeki bir diğer güzellik ise cenaze taziyelerinde görülmektedir ki bu: Sünneti Seniyye’den tevarüs edilen bir uygulama olan taziye evinde yemek pişmesine komşularca müsaade edilmemesidir. Eğer bir evden cenaze kalkmışsa üç gün süreyle genelde cenaze evinin kıble tarafından başlayarak sırayla cenaze sahiplerinin yemek ihtiyaçları komşuları tarafından giderilirdi. Bu güzel uygulamanın yine bazı Anadolu şehirlerinde korunmakta olduğunu görmekteyiz.
Medeniyetimizin en önemli dinamiklerinden biri olan komşuluk ilişkileri elbette bu anlattıklarımızla sınırlı değil. Ama girişte belirttiğimiz gibi komşunun artık külüne değil selamına, güler yüzüne, güvenine kısaca birbirine muhtaç olduğu bir çağda yaşıyoruz. Peki, bizi yukarıda anlatmaya çalıştığımız bu kıymetten uzaklaştıran nedir?  Herhalde bu sorunun cevabını ancak komşularımızla iyi ilişkiler kurduğumuzda verebileceğiz.

19 Aralık 2019 Perşembe

OSMANLI ÇARŞISI

Semerkand Dergisi Aralık 2019 Sayısında Yayınlanmıştır. 


“Harama bakma, haram yeme, haram içme, sabırlı ve dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerden önce söze başlama. Kimseyi kandırma. Kanaatkâr ol. Dünya malına tamah etme. Yanlış ölçme, eksik tartma. Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil ve kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.” 
Bu sözler size bir babanın evladına ya da bir hocanın talebesine nasihatleri gibi gelebilir ama esasen bunlar Ahî şeyhi ya da vekili tarafından kalfalıktan ustalığa geçenlere yapılan ilk tembihlerdir. 
Bu tür bir nasihate Batılı hiçbir meslek örgütünde rastlayamazsınız. Çünkü böyle nasihat etme düşüncesi ancak “helal kazanç” kavramını ticaretinin ya da mesleğinin merkezine koymuş bir medeniyete mensup olanların şiarı olabilir.
İki dünya, iki ahlâk
Ortaçağ Avrupası’nda ticaret, dine rağmen yapılan bir iştir. Çünkü Hıristiyanlık’da yoksulluk övülüyor, ticaretin insanı Tanrı’dan uzaklaştırdığı öğütleniyordu. Hatta tüccarlar, cenneti kazanabilmek için kiliseye yüklü miktarda bağış yapıyorlardı. 
Kilisenin bu tutumu, ticareti ahlâkî prensiplerle kuşatmak yerine baskılıyor ve ticaretin din dışı bir zeminde yürümesine ve gelişmesine neden oluyordu. Hatta bazı kaynaklar, Ortaçağ Avrupası’nda ilk tüccar sınıfın ortaya çıkmasını, müslüman gemilerinin yağmalanmasıyla elde ettiklerini satarak ticaret yapan yağmacılara ve korsanlara dayandırır. 
İşte böyle bir ortamda gelişen ticaret, önce Rönesans ve Reform hareketleri ile dinin tamamen hayat dışına taşınmasını, ardından coğrafî keşiflerin gerçekleşmesiyle sömürgeciliği doğurdu. Sömürgecilik ise kapitalizmi... Bugün kapitalizm dünyayı kana bulamaya ve ruhları köleleştirilmiş yığınların üzerinde sanal ihtiyaçlar oluşturarak insanı ve tabiatı sömürmeye devam ediyor.
İnsanlığa rahmet olarak gönderilmiş bir Peygamber s.a.v.’in ilahî vahiyle tohumlarını ekip yeşerttiği İslâm medeniyeti ise, ne kilisenin dünyadan el etek çeken ruhbanlığını ne de kapitalizmin sınır ve ilke tanımayan dünya hırsını kabul eder. Çünkü İslâm ümmeti bizzat vahiyle “orta ümmet” şeklinde vasıflandırılır. Orta ümmet her türlü aşırılıktan uzak, dünya ve ahiret dengesini sağlayabilen bir hayat anlayışına sahiptir. 
İslâm ticareti kötülemez ve yasaklamaz. Aksine teşvik eder, hatta helal ve haram sınırları içinde, meşru zeminde kazanç sağlamayı ibadet sayar. Öyle ki İslâm’da muhtaç olup “alan el” olmaktansa, zengin olup “veren el” olmak fazilet sayılır. 
Bu anlayışla gelişen ticaret anlayışı kapitalizm öncesi dünyada huzurun ve refahın timsali olmuştur. Bugün kapitalizmin hem dünyaya hem insan ruhuna yaptığı tahribatı tamir ve tedavi edecek yegâne formül İslâm’ın ticaret ve çalışma ahlâkıdır. Bu yazımızda İslâm ticaret ve kazanç ahlâkının yansımalarını Osmanlı çarşısı özelinde anlatmaya çalışacağız. 
İbadet toplumunda işler güçler
Osmanlı çarşısı, İslâm ahlâk ve medeniyetinin güzide örneklerinin yaşandığı mekânlardır. İslâm şehirleri üç esas alandan oluşur: 
• En merkezdeki yapı; şehrin büyük/ulu camisi ile varsa etrafında onunla irtibatlı medrese, imarethane ve benzeri yapılar... 
• İkinci alan ise merkezdeki cami ve külliyesinin vakıfları olan dükkânların, arastaların, bedestenlerin bulunduğu alandır, yani çarşıdır. 
• Üçüncüsü ise özel yaşam alanı olan mahalledir. 
Nitekim Efendimiz s.a.v.’in Medine’ye hicretinden sonra ilk işi bir mescid inşa etmek olmuş, daha sonra da müslümanlar için iyi bir pazar yeri oluşturmuştur. Haliyle çarşının ve mahallenin merkezinde olan cami bu alanlardaki hayatı doğrudan etkilemekte, ibadet ve ahlâk da hayatın tam merkezinde yer almaktadır.
Osmanlı çarşısını tanımak için önce onu oluşturan ve şekillendiren kaynağa bakmamız gerekiyor. Osmanlı çarşısının manevi temeli bizzat Osmanlı Devleti’nin kendisi gibi Ahîliğe dayanır. Ahilîk, kaynağını fütüvvetten(*) alarak Anadolu’da şekillenen ve yine Anadolu’ya şekil veren; İslâm akidesine sıkı sıkıya bağlı, tasavvuf mayasıyla yoğrulmuş, kendini toplumun dinî, iktisadî, idarî ve askerî ihtiyaçlarını gidermeye vakfetmiş insanların oluşturduğu bir teşekküldür. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebali’nin bir Ahî şeyhi olmasının yanında, ilk dönem devlet adamlarının önemli bir kısmının Ahîlerden olması, bu teşkilatın Osmanlı toplumu ve yaşantısı üzerindeki etkisini anlamamız için önemlidir.
Ahîlik, Ahî Evran olarak bilinen Nasirüddin Muhammed rh.a. tarafından kurulmuştur. Fütüvvet ruhunun Anadolu’daki mücessem tezahürüdür. Ahî Evran, Muhyiddin ibnu’l-Arabî k.s. ve Evhâdüddîn Kirmânî k.s. ile beraber Anadolu’ya gelmiş, Selçuklu sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in fütüvveti benimsemesine vesile olmuştur. Böylelikle fütüvvet teşkilatı ahîlik adıyla Anadolu’da neşvünema bulmuştur.
Fütüvveti kim bilir?
Fütüvvet, köken olarak “Hılfu’l-Fudûl” gibi Efendimiz s.a.v.’in övgüyle bahsettiği oluşumlardan ilham alarak hicri II. asırda şekillenmeye başlamış; yiğitlik, cömertlik, kahramanlık ilkelerine dayalı teşkilattır. Önemli âlim ve velîlerin yazdığı “fütüvvetnâme”lerle ilkeleri yazılı hale getirilmiştir. İmam Kuşeyrî k.s. de Risale’sinde fütüvvetin tasavvufla yakın ilişkisini örnekler.
Hem fütüvvet hem ahîlik teşkilatları müntesiplerine kendilerinden önce halkı öncelemelerini, Hak için halka hizmeti şiar edinmelerini, İslâm ahlâkından taviz vermeden yaşamalarını, misafire, garibana kucak açmalarını öğretirlerdi. Şehirlerde tekke ve zâviyeleri ile halkın hizmetinde idiler. Gündüzleri her biri kendi mesleğini icra ederken geceleri tekkelerinde ilim ve zikir meclisleri kurarlardı. 
Ahiler, Moğol istilaları ile Anadolu’ya gelen Türk boylarının her ihtiyacına koşar, onların Anadolu’yu yurt tutmaları, yerleşip çoğalmaları için her türlü yardımı yaparlardı. Özellikle kurdukları ticarî örgütlenme ile işinin ehli müslüman zanaatkârların yetişmesine öncülük etmişlerdi. Esnaf olacak gençler sıkı bir eğitime alınırdı. Çıraklık ile başlayıp daha sonra kalfalığa ardından da ustalık seviyesine gelemeyenler esnaf olamazdı. Bu kadarla da kalmaz, sıkı denetim mekanizması ile esnafın yanlış yapmasına fırsat verilmezdi. 
İşte yazının giriş bölümüne aldığımız nasihatler, uzun yıllar eğitim sürecinden geçmiş ustalığı hak etmiş gençlere yapılırdı. İslâm ahlâkı ticaretin her alanında hassasiyetle korunurdu. 
Çarşı ve mahalle neden ayrı?
Temellerini fütüvvet ahlâkından alan Osmanlı çarşısında Ahîlik, 16. asırdan itibaren eski gücünü yitirmesine rağmen etkisini devam ettirmiş ve daha birkaç asır çarşı güvenin, kalitenin, ticaret ahlâkının timsali olmuştur. 
Çarşı, İslâm şehirlerinin hemen hepsinde mahalleden ayrı konumlanmıştır. Her biri cami, medrese, aşevi gibi bir hizmetin vakfı olan dükkânların oluşturduğu çarşıda esnaf, vakıfların kiracıları olarak ticaret yaparlardı. Mahalle ise çarşının bittiği yerden başlardı. Böylelikle her kesimden insanın bulunduğu kalabalık çarşı özel yaşam alanından ayrılır, mahallenin mahremiyeti korunurdu. 
Esnaf, sabah ve yatsı namazlarını mahallesindeki camide, gündüz vakitlerinde ise mutlaka çarşıya en yakın merkezî camide eda ederdi. Akşamları ise Ahî tekkesinde yapılan derslere iştirak ederlerdi. Savaş gibi olağanüstü hallerin yaşandığı zamanlarda ise Ahîlik şuuruyla devletin ve toplumun hizmetine koşarlardı. Hatta Osmanlı öncesi bazı dönemlerde Ahîlerin bizzat şehir idaresini yürütmek durumunda kaldıkları da olmuştur. Ancak idareciliği asla bir amaç haline getirmemişler; aksine, sadece üzerlerine düşen vazifeyi yapmak şuuruyla hareket etmişlerdir.
Ahîlik teşkilatının 16. asırdan itibaren eski enerjisini yitirmesi ve zayıflamasıyla Osmanlı toplumunda önemli bir eksiklik ortaya çıkmış olsa da, etkin olduğu asırlarda Osmanlı toplumu ve çarşısına çaldığı ahlâk mayası kolay kolay bozulmamıştır. Sonradan “gedik” ve “lonca” teşkilatları ile Ahîliğin yeri doldurulmaya devam edilmiştir. Yine Ahîlikte olduğu gibi çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamaları titizlikle uygulanmış, genelde mesleğe bu sistemin dışından başlanılmasına müsaade edilmemiştir.
Ahlâk ve edep çarşıları 
Osmanlı çarşısında geçerli hukuk İslâm ticaret hukuku, edep ve erkân İslâm ahlâkıdır. Bu temellere dayalı bazı uygulamalar sistemleşmiş ve mücessem hale gelmiştir. Bunlardan en kayda değerlerden biri “orta sandığı”dır. Orta sandıkları; aynen “avârız” vakıflarında mahallelinin ortak girişimiyle var olduğu gibi esnafın birbirlerini desteklemek, işi bozulanlara, sermayesi olmayanlara, herhangi bir afet veya kaza sonucu ticareti zarar görenlere yardım etmek maksadıyla oluşturulan yardım sandıkları idi. Karz-ı hasen kıymet verilen bir değerdi, insan onurunu zedelemeden birbirini destekleme amacı güdülürdü.
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmeden önce tebdil-i kıyafetle yaptığı bir çarşı teftişi sırasında yaşanılanla ilgili anlatılanlar, Osmanlı esnafının sahip olduğu ticarî ahlâka ve zarafete güzel bir örnek teşkil eder. Kısaca hatırlatacak olursak: 
Sultan, bir gün sabah saatlerinde tebdil-i kıyafet ile çarşı denetimi yapmak için bir dükkâna girer. Birkaç parça bir şeyler almak ister. Satıcı istediklerinden az bir miktarını hazırlayıp verir ve tanımadığı Sultan’dan geri kalanını komşusundan almasını ister. Sultan kendisinde olmadığından mı böyle yaptığını öğrenmek isteyince satıcı, istediklerinin kendisinde bulunduğunu, fakat komşusunun daha siftah yapmadığını, bu yüzden ondan almasının daha doğru olacağını söyler. Sultan bu durumdan çok memnun olur ve İstanbul’un fethi için toplumun hazır olduğunu görür. Bu hadise üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı Devleti’nde esnafın iş ahlâkına ve dayanışma şuuruna işaret eder. 
Osmanlı çarşısında müslim ve gayrimüslim esnaf arasında belirgin farklar vardır. Evini bile fanilik düşüncesi ve tevazu ahlâkıyla uzun ömürlü malzemeden inşa etmeyen Osmanlı toplumu, çarşıda ticaretini yaparken de üç günlük dünyanın üç kuruşluk kazancı için kul hakkına girmeyi kendine ar görür. Bu durum yabancı gezginlerin de dikkatini çekmiştir nitekim Fransa’dan Osmanlı’nın doğu illerinde inceleme yapmak için gelen Teophile Deyrolle şöyle demektedir:
“Türk (müslüman demek istiyor), ciddi ve sessiz, çubuğunu içerek müşterisini bekler. Müşteri alacağı şeyi elinde evirip çevirdikten sonra değerini sorar. Dükkancının ağzından bir rakam düşer. Artık pazarlık etmek faydasızdır… Rum ile Ermeni tamamen başkadır. Müşteriye seslenir, elbisesinden tutup çekerler. Müşteriyi bir laf sağanağına tutarlar. Ona en yumuşak kelimelerle hitap ederler. Kardeşim, derler. Ruhum, dostum derler ve gösterdikleri malın iki kat değerini isterler.”
Tek ümit, tek çözüm
Osmanlı çarşısı, değişen dünyanın etkisinden kendini koruyamamış olsa da, kökenleri Ahîliğe dayanan pek çok uygulama günümüzde de yaşatılmaya devam edilmiştir. Yakın zamana kadar eski esnafların olduğu bazı çarşılarda işe başlarken “sabah duası” geleneğinin devam ettiği vâkidir. 
Eğitim sistemimizi belli ideolojik hedeflere göre şekillendirmeye teşebbüs eden 28 Şubat zihniyetinin sekiz yıl kesintisiz eğitim uygulamasına kadar çıraklık-kalfalık-ustalık geleneğinin yaşatıldığını hepimiz biliyoruz. Ehil ve ahlâklı insan yetiştirmeye matuf bu kadim esnaf geleneğinin, 28 Şubat kararlarının hâlâ devam eden yıkıcı etkisiyle maalesef yok olmaya yüz tuttuğunu üzülerek görmekteyiz.
Kapitalizm, insanı ve doğayı bir meta olarak görür ve “insanı insanın kurdu” olarak kabul eder. Bu yıkıcı anlayışa karşı alternatif olabilme potansiyeli taşıyan tek model fütüvvet ahlâkına yaslanan Ahîlik ve Osmanlı çarşısıdır. Maalesef kendi değerlerimize Batılı araştırmacılar kadar ilgili olmadığımız bir gerçektir. Günümüzde Osmanlı mahallesi ve çarşısına dair doyurucu tarih ve sosyoloji araştırmaları yapılmıyor. 
Hiç şüphe yok, kapitalizmin insanlığı çıkmaza sürüklediği şu zamanda sadece milletimizin değil, bütün bir insanlığın nefes alması yine İslâm’la ve İslâm’ın kendi öz müesseseleriyle olacaktır. Ama önce kendi medeniyetimizi, kavram ve değerlerimizi daha yakından tanımalı ve tarih hafızası güçlü nesiller yetiştirmeliyiz.
 (*) Fütüvvetin ne olduğu hususunda elinizdeki sayımızın “Tasavvuf Klasikleri” köşesine bakmanızı tavsiye ederiz. 
KAYNAKÇA
Cahid Baltacı, İslam Medeniyeti Tarihi, İFAV Yayınları, İstanbul, 2014.
Selahattin Bayram, Osmanlı Devleti’nde Ekonomik Hayatın Yerel Unsurları: Ahilik Teşkilâtı ve Esnaf Loncaları, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S:21(2012), S. 81-115.
Lütfi Bergen,  Medeniyetin Cüzü: Mahalle, İdealkent, S. 2 (2010), S.14-168.
https://www.istesob.org.tr/osmanli-esnafi/
Pınar Ülgen - Murat Çaylı, Ortaçağ Avrupa Ekonomisinin Mimarları Olan Tüccarlara Genel Bir Bakış, History Studies -Journal of History Studies, S. 9 (2017), S. 167-179.

16 Aralık 2019 Pazartesi

BİR ÇÖRTÜĞÜN HATIRLATTIKLARI

Çare Dergisi Güz 2019 sayısında yayınlanmıştır.

       Serdar KORKMAZ'a
Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama şu kadar var ki eşeğin heybesine sığacak kadar küçüktüm onu iyi hatırlıyorum. Dedem beni eşeğin heybesine koyup bağa götürmüştü. Bağa varıp beni indirdiğinde ayaklarım uyuşmuştu, ayakta durmakta zorlanmıştım bir müddet. 
Beni bir ağacın altına oturtup yarım bıraktığı ot biçme işine koyuldu. Bense şaşkın gözlerle etrafı izlemeye… Dedem yonca tarlasında tırpan sallıyordu ha bire, burnuma taze biçilmiş yoncaların kokusu geliyordu. Oturduğum ağacın hemen önündeki arktan kol kadar bir su akıyordu, etrafımda önce korktuğum sonra alıştığım envai çeşit böcek geziniyordu. Kıpır kıpırdı her şey; altında oturduğum ağacın dalları hafif hafif sallanıyordu, önümde akan su şırıldıyor, dedemin tırpanın biçtiği otlardan çıkan sesler kulağıma kadar geliyor, böcekler, karıncalar bile neredeyse bana seslerini duyurmaya çalışıyordu. Kuşları söylemiyorum bile, onlar daha ben gelir gelmez şarkılarına başlamışlardı zaten. 
Sonra dedem elindeki tırpanı bırakıp gelip oturdu yanıma terlemişti, inan o ter kokusunu bile hâlâ unutmadım. Acıkmıştım, dedeme “acıktım dede ben” deyince “kurban olduğum, hemen hazırlarım şimdi” dedi ama ben ortada yenilecek bir şey görmemiştim. Dedem kalktı yerinden beni içinde getirdiği heybenin diğer gözünden bir küçük çıkın çıkarıp koydu önüme, az ilerimizde yonca tarlasının yanından bir yere gitti elinde birkaç yeşil soğanla geldi. Çıkını açtı bir güzel önümüze, içinde babaannemin koyduğu ufak bir beze sarılı çökelek vardı bir de kuru yufka parçaları. Yufka parçalarını önümüzde akan arktan eline su alıp serpeleyerek yumuşattı tek tek. Sonra bir çökelekli soğanlı dürüm yaptı ki sorma dostum. Ben böyle bir tadı daha bu yaşıma kadar almadım bir daha. 
Elimdeki çörtüğü dişlerken anlatıyordum bunları, ama bizimki hâlâ çörtüğü -renginden huylandığından olsa gerek- içinden kurt çıkacak diye korka korka ısırıyordu. Gülümsedim tabi, hem bir çörtüğün beni alıp tâ çocukluğumun en uzak hatırasına götürmesine hem de bizimkinin çörtük nedir bilmeyişine. 

15 Kasım 2019 Cuma

SADAKA TAŞLARINDAN SADAKA KUTULARINA HAYIR TOPLUMU OLMAK



Sadaka vermek, İslam toplumunun bir dinamiğidir. Hatta İslam toplumu olmak hayır toplumu da olmak demektir diyebiliriz. Hayır toplumu, sadaka verme ve sadaka alma eylemlerinin kurumsallaştığı bir toplumdur. Bu toplumda sadaka vermek; toplumu var kılan, ayakta tutan, zeminini sağlamlaştıran bir gereklilik ve gerçekliktir.
İslam toplumu tarih sahnesine çıkardığı pek çok devletinde hayır toplumu olmayı doğal refleks olarak yaşamış ve zaman içerisinde de geliştirerek kurumsallaştırmıştır. Büyük Selçuklu ile belirginleşmeye başladığını iddia edebileceğimiz İslam toplumunda kurumsallaşmanın, hayır toplumu olma için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bu gelişmenin Osmanlı Devleti ile zirveye ulaştığını biliyor ve Osmanlının oluşturduğu hayır toplumunun kuramsallaşmış yapılarının bugün bile hâlâ ayakta kalmış örneklerini görebiliyoruz.
Osmanlı Devletinin bünyesinde gelişen hayır toplumu kavramının en önemli göstergesi elbette vakıflardır. Her türden sadakalarla varlığını devam ettiren vakıflar; fakirlerin, gariplerin, yolda kalmışların, hastaların, yetim ve öksüzlerin, kimsesizlerin, engellilerin; bunlarla beraber toplumsal kurumların yani camilerin, medreselerin, mekteplerin vs. hatta hayvanların her türlü ihtiyaçları için kurulmuş ve kullanılmıştır. Selâtin camilerin bünyesinde bulunan imarethanelerden tutun bazı binaların duvarlarının yüksek kısımlarına yerleştirmiş her biri mimari bir şaheser olan kuş evlerine kadar pek çok göstergesi ile Osmanlı İslam toplumu kurumsallaşmış bir hayır toplumudur.

Hayır toplumunun En Zarif Yansıması: Sadaka Taşları
Osmanlının geliştirdiği hayır toplumu, bütün işlevselliklerine ve verimliliklerine rağmen kurumsallaşmış her kurumda olduğu gibi vakıfların da yetersiz gelebileceği durumlardan doğacak boşluğu telafi edebilmek adına belki dünyanın diğer hiçbir toplumlarında arayıp da örneğini bulamayacağımız bir uygulamayla İslam olmanın en güzel yansımalarından birisini gerçekleştirmiştir. Bugün adına “sadaka taşı” dediğimiz eskilerin “fıkara taşı”, “zekat taşı”, “zekat kuyusu”, “dilenci mihrabı” gibi isimler verdiği, uzunluğu bir buçuk metre genişliği yarım metre kadar genelde beyaz mermerden yapılmış ya ortasında bir delik bulunan ya da tepesi oyuk sütunlardır bu boşluğu dolduran.
Sadaka taşları genellikle cami avlularına veya birkaç semtin birleştiği noktalara insanların rahatlıkla sadaka bıraktığında veya aldığında kimse tarafından görülmeyeceği yerlere yerleştirilirdi. Sadakalar, vermek isteyenler tarafından taşın ortasında veya tepesinde bulunan oyuğa bırakılırdı. İhtiyaç sahipleri de gelir bu oyuktan ihtiyacı kadar olanını -fazlasına dokunmadan- alırlardı. Ne sadaka bırakanın ne kadar bıraktığı ne de kimin ne kadar aldığı görülürdü. Böylelikle sadakayı veren kişi Allah Tealanın övdüğü, Hz. Peygamberin (sav.) teşvik ettiği sadakayı gizliden verme, bir elin verdiğini ötekinin duymaması inceliğini yakalardı. Sadakayı alan da kimse tarafından görülmediği için rencide olma olumsuzluğunu yaşamazdı.
Sadaka taşları her hangi bir prosedüre gerek bırakmaksızın sadaka vermek isteyenlerle ihtiyaç sahiplerini birbirlerini görmeden buluşturan bir yapıya sahipti. Yazının ilerleyen bölümlerinde de değineceğimiz bugünün yozlaşmış toplamsal yapısının bizi mecbur bıraktığı güvensizlik bakış açısıyla baktığımızda bize çok garip gelen bir uygulama örneğidir, sadaka taşları. İnsanların herhangi bir korku duymadan gidip paralarını bırakmaları hatta bundan daha ilginç olanı ise parayı alanın da sadece ihtiyacı kadarını alması ve hatta günlerce orada duran paraya kimsenin elini bile vurmaması, İslam ahlakını toplumsal düzlemde hayatlarına şiar edinmiş insanların oluşturduğu hayır toplumunda görülebilecek bir durumdur ancak.
Sadaka Taşları, aslında taşa hayat vermenin şekil vermekle değil ona iman ve ahlak adına bir görev biçmekle olacağının en güzel göstergesidir. İnsanların emeğini sömürerek dikilen devasa taş yapıtların, insan vakarını ve toplum ahlakını yücelten en fazla bir buçuk metrelik bir sütundan hiçbir üstünlüğü yoktur. Hatta o sütun o yapıttan daha görkemlidir, daha anıtsaldır.
Modern Çağda Hayır ve Sadaka Hizmetleri
Özelde Osmanlı’nın genelde bütün İslam toplumlarının öz değerlerinden uzaklaşmasının, buna alternatif olarak batılılaşmanın ve ardından sekülerleşmenin  getirdiği manevi yıkımın sonucu hayır toplumu olgusu da büyük zararlar görmüştür. Diyebiliriz ki, Osmanlının yıkılmasıyla bünyesinde gelişmiş bütün kurumlar da nasibini almıştır. Belki bunlardan en çok zarar gören kurumlar vakıflar olmuştur. Bugün bu vakıflardan ancak pek azı ayakta kalabilmiştir. Burada “ayakta kalmak” sözüyle kastettiğimiz durum işlevini korumak anlamındadır. Vakıflar Genel Müdürlüğünün de maalesef tarihî eser niteliğindeki binaların onarımı dışında pek bir gözle görülür faaliyeti bulunmamaktadır. Zaten faizli sistemle çalışan bir bankayı bünyesinde çalıştıran bir kurumun hayır ve sadaka hizmeti görmesi de abesle iştigaldir. Ancak şunu bilmek gerekir ki bugünün toplum yapısını hayır toplumu olma idealinden uzaklaştıran şey bu topluma ait kurumların kapanmış olması değildir.
Değişen dünyada manevi değerlerin yerini maddi çıkarların alması, dünya hırsının ve rızık endişesinin insanı ahlaki olmayan davranışlara sevk etmesi toplumu giderek sadaka ve hayır toplumu olmaktan uzaklaştırmıştır. Sadaka vermenin ihtiyaç olarak görülmediği bir toplumda elbette sadaka kurumlarının oluşması beklenemez. Sadaka ve hayır işlerini sadece zenginlere aitmiş gibi gören bir toplum da hayır toplumu sayılamaz.  Maddi olanaklara sahiplik açısından en tabandan en tavana kadar bütün insanlarının sadaka verme ihtiyacı hissedebildiği ölçüde bir toplum hayır toplumu olabilir.
Sadaka kurumlarının gelişememiş olmasındaki en önemli sebeplerden birisi de sadaka ve hayır işlerini toplumsal düzlemde dinamikleştiren organizasyonların yani tekkelerin ve sair kurumların, yetmiş seksen senelik ülke tarihinde “İman ve İslam” a yapılan hücumlar sebebiyle bu hizmetlere yeteri önemi gösterememiş olmaları da bir gerçekliktir. Tabir caizse bugüne kadar yangın çıkan bir evde kalan bir çocuğun karnının açlığını düşünmek yerine onu önce yangından kurtarmaya uğraşmışlardır.
Toplumumuz için 19. yüzyılda hızlanmaya başladığını söyleyebileceğimiz manevi yıkımın bugün bütün şiddetiyle devam etmesine rağmen sadaka ve hayır hizmetlerinin de son on yıldır artık ciddi bir yükselme kaydetmeye başladığını da söyleyebiliriz. Eski vakıf hizmetlerini, çeşitli amaçlarla kurulan derneklerin çatısı altında devam ettiren toplulukların bugün sadece kendi ülkemizde değil dünyanın pek çok yerinde sadaka ve hayır hizmetleri yürütmekte olduğunu görebiliyoruz. Ülke içinde çok sayıda hayır kurumu eğitim ve barınma hizmetlerinden tutun pek çok alanda hayır işleri yapmakta; öğrencilere burs ve barınma olanakları sağlayarak yetişen yeni neslin gelecekte yeni ve sağlam bir sadaka ve hayır toplumu olmasını hedeflemektedirler. Ayrıca fakirlere, göçmenlere vs. gibi ihtiyaç sahiplerine yalnız olmadıklarını hatırlatacak ciddi çalışmalar yapmaktadırlar. Afrika başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında açtıkları su kuyularıyla, yetimhanelerle sadaka ve hayır işleri yapmaktadırlar. Modern çağın bu sadaka kurumları, ilkelerini İslam’dan alarak yepyeni bir model oluşturmaktadırlar. Bu organizasyonların varlıklarını sürdürmeleri ve hizmetleri geliştirebilmeleri ise yine ancak hayır toplumu olabilmekten geçmektedir.
Modern Çağda Hayır Toplumu Olmak ve Sadaka Kutuları
Osmanlı Devleti ve onu oluşturan hayır toplumunun tarihsel örnekliği bize göstermiştir ki bir millet dışa dönüklüğü ölçüsünde büyüktür ve güçlüdür. Yani kendi iç dünyasında kapanıp kalan hırslarının, açlık ve gelecek korkusunun tutsaklığında yozlaşan bir toplum yapısı yerine kendini ve toplumunu ve hatta dünyanın diğer insanlarını bir bütün olarak gören, en az kendini düşündüğü kadar yakınındaki veya uzağındaki komşusunu da düşünen bir toplum elbette güçlü bir toplumdur.
Biz de bugün toplum olarak, sadaka vermeyi bir ihtiyaç olarak gören, sadakasını verirken de riyaya düşmekten korkup gizliden vermeye çalışarak hayır toplumunun veren eli olmak üstünlüğüne kavuşan insanların şekillendireceği bir hayır toplumu olmak durumundayız. İşte bu toplumu oluşturmak için önce vermeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Sadakanın kimlere verileceği elbette sadakayı vereni ilgilendirir. Ama bir şey var ki üzerinde durmazsak olmaz, o da sadaka kutularıdır.
Sadaka kutuları, geçmişi çok eski olmayan ama ilhamını sadaka taşlarından alan bir uygulama; bugün giderek yaygınlaşmakta ve artık alışverişin olduğu pek çok yerde ödeme kasalarının yanında farklı farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Ve bu uygulamayla, güvenilir kuruluşlar tarafından ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak veya hayır hizmetlerinde kullanılmak üzere sadakalarını vermek isteyenler tarafından hiçbir prosedür olmadan hatta riya duygusu dahi karışmayacak şekilde kullanılabilmektedir. Sadaka taşlarının bugüne taşınmış halleri olarak tanımlayabiliriz, sadaka kutularını. Bu kutularda biriken sadakalar yukarıda bahsettiğimiz kuruluşlar tarafından yine yukarıda bahsettiğimiz hizmetlerde kullanılmaktadır. Sağ elin verdiğini sol elin görmediği bu modern sadaka taşları sadaka ve hayır toplumu oluşturma adına uygulanmaya başlanmış en güzel yeniliklerden biridir.

                                                                                                          30.01.2015
                                                                                              Hüseyin Hilmi ARSLAN

2 Kasım 2019 Cumartesi

YİTİRİLEN MAHALLE İRFANIMIZ


  Mostar Dergisi Ekim 2019 sayısında yayınlanmıştır.
Cemil Meriç’in kültür ve irfan kavramlarına yüklediği anlam üzerinden düşünürsek; bugün bir şehir/mahalle kültürümüzün olduğunu söyleyebilirsek de, bir şehir/mahalle irfanımızın artık kalmadığını üzülerek belirtmek zorundayız. Çünkü batılı “kültür” kavramını “toplumun yaşayış ve düşünüş tarzı” anlamıyla ele alınca, kültürün zamanın ve algıların değişmesine göre değişebilir olduğunu kabul etmek durumunda kalırız. Buradan baktığımız zaman şehir/mahalle kültürünün, değişen zaman ve algılarla yeni bir şehir/mahalle kültürüne evrildiğini söyleyebiliriz.  Ancak irfan kavramının vahiyden doğduğu, zamanın ve algıların değişmesiyle değişmediği, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzını değil nasıl yaşaması ve düşünmesi gerektiği ifade ettiğinden, maalesef bugün bir şehir/mahalle irfanımızdan söz etmenin zor olacağını söylemek zorundayız. 
    Genel anlamda şehir, özel anlamda mahalle irfanı dediğimiz şey, bir şehrin veya mahallenin sâkinlerinin sahip olduğu irfandır.  Bu irfanı anlamak için sâkin kelimesinin anlamına bakmamız icap eder. Sâkin ve sükûnet kelimeleri aynı kökten gelmektedir. Sâkin kelimesi “bir yerleşim alanında oturan, bir yerin mukîmi” anlamı taşıdığı gibi “uslu, kendi halinde olan, teskin olmuş, yatışmış” anlamlarına da gelmektedir. Kadim medeniyetimizin yetiştirdiği insan tipi sükûnet bulmuş insandır. Sükûnet bulmuş insan ise iç huzurunu elde etmiş, hem kendine hem etrafına merhamet ve sevgi nazarıyla bakabilen insandır. Aşırılıklardan kaçınan, mutedil, duyarlı insan tipidir. Bu vecihledir ki bizim medeniyetimizde bir şehirde ya da mahallede oturanlara “sâkin” denilmiştir. Nitekim İtalyan yazar De Amicis 1874 yılında geldiği İstanbul’un sâkinleri için bir batılı gözüyle şöyle demektedir: “Bütün Türkler bir fikir üzerine düşünceye dalmış filozoflara benzerler. Göz ve ağızlarında kesif bir iç hayatın ifadesi okunur. Hepsinin hareketlerinde aynı ciddiyet, konuşma, bakış ve mimiklerinde aynı itidal mevcuttur. İnsan, paşadan bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asâlet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder. Her tarafta mümkün olduğu kadar az konuşulmakta ve sakin hareket edilmektedir. Şarkı söylemek, gürültülü kahkahalar ve avamî çığlıklar atmak, lüzumsuz izdihamlar yaratmak gibi şeylere hiç rastlanmaz.” Bu sükûnet elbette ki İslam/Osmanlı medeniyeti ile yoğrulmuş insanımızın geçmişte sahip olduğu irfanın bir göstergesidir. 
    Sahip olduğumuz bu irfan sadece insan davranışlarında kalmamış, merkezine insanı koyarak çevre çevre tüm yaratılmışları içine alan bir medeniyet anlayışıyla; sosyal hayatta, mimaride, musikide ve daha nice alanlarda kendi toplumsal varoluşunu gerçekleştirmiştir. Vakıflar bunun en güzel örneğidirler. İnsanların hizmetine sunulan sayısız vakıfların yanında göçmen kuşlar için bile vakıflar kurulduğunu hep söyleriz. Eskilerin; evlerin, camilerin ve sair binaların duvarlarına muhteşem bir zevkle yaptırdıkları kuş evleri de bu irfanın bir göstergesidir. Sadaka taşı gibi uygulamalarda da ihtiyaç sahibi insanın onurunu koruma gayretini görmekteyiz. Aynı şekilde bu irfanı, şehir/mahalle mimarisinde de görmek mümkündür. Her biri diğerinin güneş almasını engellemeyecek şekilde sıralanmış evler ve o evlerin pencerelerinin mahremiyete saygı ifadesi olarak birbirine bakmaması, aynı hassasiyet gereği evlerin dış kapılarının üzerinde gelenin çalındığında cinsiyetini belli edecek tokmakların konulması gibi incelikler de yine bu şehir/mahalle irfanın bir göstergesiydi. Tüm bu anlattıklarımızın en güzel tarafı da bunların devlet zoru ile değil insanımızın vicdanî duyarlılığı ile ortaya çıkmış olmasıdır. 
    Peki, kısaca izah etmeye çalıştığımız bu şehir/mahalle irfanının varlığından bugün için bahsedebilir miyiz? Sorunun cevabını yazımızın başında vermiştik, maalesef hayır. Bugün değişen ve dönüşen şehir ve mahallelerimizde yeni yaşam tarzlarıyla beraber bir birbirinden çok farklı kültürlerin oluştuğunu söyleyebilsek de, bir şehir/mahalle irfanımızın varlığından bahsedemeyiz. Bir tarafıyla artık yüzünü tamamen batıya dönmüş insanımızın kendi medeniyetinden ve bu medeniyetin irfanından uzaklaştığını görmekteyiz. Elbette geçici dünya hayatında elde edeceği başarıları, tadacağı zevkleri kendisine gaye edinen insanda bir irfanın oluşması beklenemeyeceği gibi bu insanların çoğunlukta olduğu bir cemiyette de toplumsal irfan oluşması beklenemez. İçtimai münasebetlerde “önce ben” anlayışıyla hareket eden insanda bir irfan oluşmasını bırakın, birlikte yaşamanın gerekliliği olan toplumsal duyarlılık ve empati gelişmesi de beklenemez. Bir de dönemsel değişen modanın bile aşılarak yerine günlük değişen moda anlayışının neşvünema bulduğu, moderniteyi bile geride bırakan bir çağda yaşıyoruz. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu bu çağda bir toplumsal irfanın tutunması ve buradan bir medeniyetin doğması bugün Batı dünyası için bile imkânsız gibidir. 
    Eskiden birbirine mesafeli evlerde ikamet eden ancak hayatın iç içe yaşandığı mahallelerimiz vardı. Bugün ise içine hallice bir köyü alacak kadar konut barındıran büyük binalarda neredeyse iç içe ikamet etmemize rağmen birbirini tanımayan, tanışmak için çaba sarf etmeyi geçin birbirinden kaçan insanlar oluverdik. Trafikte araç kullanmaktan, düğünler gibi toplu merasimlerimize kadar pek çok alanda diğerkâmlığı, toplumsal duyarlılığı unuttuk. Büyük şehirlerde daha feci şekilde görülen bu manzara giderek küçük şehirlerimize kadar yayılmaktadır. Daha acısını söyleyecek olursak; iki binli yıllardan sonra gelişen ve giderek bir popülizme dönüşen “köye dönüşler” bile sadece görüntüde kalmakta, şehirlerde edinilen irfandan yoksun türedi şehir kültürü kendini kırsala da taşımaktadır. Yani bahsettiğimiz sorun şehirlerle sınırlı bir sorun olmaktan çıkmış görünmektedir. 
    Aslında sorun belki de şehir hayatı içerisinde bir yerlerden birlikte yaşama kültürü devşirmeye çalışmak yerine, birlikte yaşama adabımızı/irfanımızı hatırlama derdine düşemeyişimizdir. Çünkü biz hâlâ özünde kadim bir medeniyetin izlerini taşımaktayız. İnancımızdan kopmadığımız sürece de bu böyle devam edecektir. İşte o yüzden derdimize çare olarak şair İsmet Özel gibi “eve dön, şarkıya dön, kalbine dön!” diyoruz. 

4 Haziran 2019 Salı

BİR BAYRAM YAZISI


Bu yazıda bayramdan bahsedeceğim, umarım. “Umarım” diyorum çünkü “bayram” gibi bol çağrışımlı bir kavramı anlatmaya başladığınızda bu kavramın kelime anlamından başlayıp, eski ve yeni bayramlara, çocukluğumuzun bayramlarından çocuklarımızın bayramlarına, bayramların bireyler üzerindeki diriltici etkisinden bir toplumu ayakta tutan onarıcı gücüne, daha nelerden nelere atlamak ve bunları belli bir üslup ve ahenkle verebilmek haliyle çaba istiyor. Aslına bakarsanız bir bayram gününde eski bayramların tatlı hatıralarının izlerini dimağında hâlâ taşıyan, her bayram olduğu gibi bu bayramda da ruhu çocuksu bir neşe hisseden siz sevgili okurlarıma uzun uzadıya bayramın diyalektiğini yapmak oldukça gereksiz. Elbette yaşamak yazmaktan mühimdir.

 Peki, ne yapmalı o zaman; yapmayı planladığı ziyaretleri tamamlamış, köydeki dededen kalma evinin balkonuna oturmuş ve bilgisayarı kucağına almış bir yazar olarak? Demlenen çayı içmemek gibi bir şey olur değil mi? Çayım yok ama olsun, iki satır bir şeyler yazmak iştiyakı içimdeyken yazmamak olmaz. Ama öyle laf olsun diye değil, tarihe bir not düşmek için belki.
“Eski bayramlar” diye başladığımız cümleler aslında çocukluğumuzun bayramlarıdır. Benim eski bayramlarım, modern çağın getirdiği “az insan çok huzur” söyleminde yansıyan bunalımlı bakış açısının aksine “çok insan, çok neşe, çok insan, az tasa” barındıran bayramlardı. Mecburi birkaç hâl dışında babamın hep memlekete uzak beldelerde çalışıyor olmasına rağmen her bayram dedemin ve babaannemin yanında olurduk. Bu durum onlar ilçe merkezine taşındığı yıllarda da devam etti, dedem vefat edene kadar. Hamdolsun ki uzun yıllar boyunca dedemin çınar gibi gölgesinde bayram yaptık, parçalanmamış ailemizle beraber. Bunu demişken ailenin parçalanması için “anne babanın ayrılması” şeklinde yapılan tanım bir yutturmacadır efendim, maalesef dede ve babaanne ya da anneannelerin koparıldığı aileler parçalanmıştır bana göre.

Benim eski bayramlarım neşenin kalplerimizden doğup gözlerimizde ışıdığı zamanlardı. Bayramdan birkaç gün öncesinden dedemin evinde toplanırdık. Amcalarım, yengelerim ve onların çocukları. Hanımların telaşlı bayram hazırlıklarına babam ve amcalarımın dış işleri yetiştirme koşturmaları eklenirdi. Biz çocuklar ise bir yandan oyunların envai çeşidini oynarken diğer yandan da verilen buyrukları bazen isteksiz bazen de sırf birbirimize caka satmak için heyecanla yapardık. Bayram gecesi odaların bir köşesine yapılmış gusüllüklerde ocakta kaynatılmış sularla birer ikişer yıkanır, eğer oda sayısı evde kalacak aile sayısına yeterse kendi odamızda, yetmezse hanımlar ve beyler ayrı olacak şekilde ayarlanmış odalarda yer yataklarında yatardık. Genelde erkek tarafı bir iki cümleden sonra sessizliğe bürünürdü ama hanımların odasından ışıklar kapatılmış olarak desibeli gitgide azalsa bile uzun bir süre sohbetler devam ederdi. Babaannemin okuyup üflediği surelerle dalardık uykuya. Hiçbir zaman kuşluk vaktinde sırtı yere gelmemiş dedem bayram sabahı daha erken kalkardı. Onun kalkması demek artık çocuklar dahil hiç kimsenin yatmaya devam edememesi demekti. Dedem ev halkı geciktikçe önce abdest alırken çıkardığı sesleri yükseltir, evde hareketlilik başlamazsa tekbirler, salavatlar getirmeye başlar eğitimsiz ama yanık sesiyle ilahiler söylerdi. Haliyle evde uyanmayan kimse kalmazdı. Dedem genelde camide vaaz verecek olan babamla sabah namazını camide kılmak üzere evden herkesten önce ayrılırlardı. Biz ise abdestlerimizi alır namaza yeni yeni alışmaya başladığımız o çağlarda uykulu uykulu kılardık sabah namazını. Eski bayramlarımın en heyacan duyduğum yeri bayramlık kıyafetlerimi giydiğim zamandı. Nasıl heyecanlanmayayım? Memur çocuğu olmamıza rağmen yeni kıyafetler genellikle sadece bayramlardan önce alınırdı o zaman. Bu bizim için müthiş bir andı diyebilirim. Sonra birer ikişer evden ayrılır camiye geçerdik. İmam efendinin “iki sala bir bağla, üç salla bir eğil” şeklinde yaptığı bayram namazı tarifinin ardından “uydum imamı azize” diyerek namaza dururduk. Bizim yerimiz belliydi camide, caminin en neşeli yeri bize ayrılmıştı, tahta merdivenle çıkılan üst katta fıkır fıkır saf tutardık. Namazın ardından sevki tabii ile köyümüzün en önemli geleneğini yaşatmak değil yaşamak üzere mezarlığa gider orada okunan Kur’anı dinlerdik. Ardından köyün hocası ve en yaşlısı başta olmak üzere yaş sırasına göre bayramlaşma başlardı. Bu arada eklemeden geçmeyeyim, bu sıra köyümüz insanın adeta ömür skalası gibidir. Her bayram biraz daha ön sıralara geçtikçe yani arkamızdaki kalabalık çoğalıp önümüzdekilerin sayısı azıldıkça büyüdüğümüzün, yaşlandığımızın biraz daha farkına varırız. Bayramlaşmanın ardından herkes kendi yakınlarının kabrini ziyaret ederdi. Bu ziyaretler bizi geçmişe bağlardı her zaman, dedem önde biz arkada kabrini bildiğimiz en büyük dedemizden başlayarak birkaç kabir dolaşırdık. Ağa dedemizi, gazi dedemizi  ve diğerlerini bu ziyaretlerle yâd ederdik. Ruhları şâd olsun. Sonra eve döner aile içi bayramlaşmamızı yapardık. Dedemin güleç yüzüyle her birimiz için ayrı ayrı bellediği söyleyişlerle elini öperdik, mesela dedem beni görünce mutlaka daha dört beş yaşlarında Erzincan Refahiye’de bizi ziyarete geldiğinde kendinse söylediğim “dede beni de götüren mi he mi” lafını türkü yapar söylerdi, kız kardeşimi görünce de “Selanik içinde müftü kızıyım, ağ kağıt üstünde kara yazıyım” diye başlayan eski bir muhacir ağıdını söylerdi. Bayramlaşma merasimi bitince yer sofralarında hep beraber kahvaltı yapılırdı. Sonrası malum küçüklerin şeker toplama yarışları, başka zaman zorlasan gidilmeyecek yerlere gidip kapı çalmalar, güler yüzle açılan kapılardan uzatılan şekerliklerin içinden en güzelini seçmek için itişmeler. Böyleydi işte sadece yirmi dört saatini anlatabildiğim eski bayramlarım.

Peki ya şimdi? Hamdolsun çok fazla değişen bir şey yok aslında. Yalnız şimdilerde bayramlaşma sırasındaki sıramız biraz önlere kaydı o kadar. Umarım bu yazıyı bayramlaşma gezileri yaptığınız için okuyamazsınız. Allah Teala bizleri ve çocuklarımızı bayramsız bırakmasın vesselam.

Hüseyin Hilmi ARSLAN
04.06.2019
1 Şevval 1440
Akpınar Köyü/Yerköy/YOZGAT


4 Mayıs 2019 Cumartesi

KALABALIKLARI DURDURAN ADAM

               
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”
Eğer savaşlar silahsız ve sadece fikirlerle yapılabilseydi Necip Fazıl hiç şüphesiz çilesi, fikirleri ve mücadelesiyle tarihimizin şanlı fatihlerinden sayılırdı. O katıksız bir fikir savaşçısı ve mücadele adamıydı.  Üstad adeta kollarını makas gibi açarak yığın yığın felakete giden bir neslin karşısına durmuş tüm gücüyle “Durun!” diye haykırmış, yetmiş küsur yıllık ömrünü bu mücadeleye adamış bir insandır.
Necip Fazıl yaşadığı dönemin; özünden koparılmış, kimliği unutturulmuş gençliğine kendini adeta yakarcasına aydınlatan bir kandil olmuştur. Kesinlikle gençlik için milli bir refleks ve dinamizm oluşturucu bir fikir aşıcısı, bir ideal adamıdır. “Ben yoksam kimse yok!” şuurunun fark ettiricisi bir dava adamıdır Necip Fazıl.
Necip Fazıl, pek çok mücadele ve aksiyon insanı gibi önce inkılâbını kendi ruh dünyasında gerçekleştirmiş; adeta ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmeyi başarmış; önce yanmış ve nihayet küllerinden yeniden doğmuştur. Hz. Ömer gibi, Bişr-i Hafî gibi, Malcom X gibi öncesi ve sonrası olan bir düşünce ve inanç devrimi yaşamıştır. 1934 tarihi Necip Fazıl için milat olmuştur.
1934’ten öncesinde Necip Fazıl yatağını aryan ırmak gibidir. Onun bu tarihten sonraki hayatını ve mücadeleci karakterini anlamak için bu tarihten öncesini de iyi anlamak lazımdır. Necip Fazıl’ın hayatının bu tarihe kadar olan kısmında üç insanın büyük etkisi olmuştur; birincisi dedesi Hilmi Bey ikincisi babası Fazıl Bey, üçüncüsü annesi Mediha Hanımdır. Osmanlı’nın meşhur hâkimlerinden olan dedesi Hilmi Bey’in konağında dünyaya gelen Necip Fazıl klasik bir Osmanlı ailesinin havasını solumuştur. Hilmi Bey torunun ilk eğitimiyle yakından ilgilenmiş vefatına kadar hep dizi dibinde tutmuştur. Necip Fazıl’ın özüne nüfuz eden şecaat hissinin dedesinden tevarüs ettiğini söyleyebiliriz. Babası Fazıl Bey ise Osmanlı’nın son dönem buhranını temsil eder. Babası Hilmi Bey kadar köklerine bağlı değildir. Kapalı bir kimliği vardır. Nitekim babasının vefatından sonra Mediha Hanım’dan ayrılır, Necip Fazıl annesiyle başka bir yere taşınır. Necip Fazıl’ın gençlik yıllarında ortaya çıkan buhranlı ve çalkantılı ruh halini babasından aldığı ortadadır. Annesi Mediha Hanım ise naif bir Osmanlı kadınıdır. Parçalanmış ailesi ve hastalıklarla yorulmuş çileli bir kadındır. Kızını küçük yaşta kaybeden Mediha Hanım Necip Fazıl’ın üstüne fazlasıyla titrer, eğitimini devam ettirmesi için gayret eder. Necip Fazıl’ın şairliğini annesine borçluyuz. Elbette iç dünyasını şekillendiren merhamet hissinin annesinden geldiğini söyleyebiliriz.
Necip Fazıl çocukluğunu geride bırakıp gençliğe adım attığında artık Osmanlı yıkılmaktadır. Millet savaşlarla yorulmuş, ileri derecede fakir düşmüştür. Gençlerin çoğu cephelerde kaybedilmiş kalanların az bir kısmı milli mücadele için çırpınırken bir kısmı da vurdumduymazlığın zirvesine çıkmıştır. Necip Fazıl cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Paris’tedir. Tam bir bohem hayatına dalmıştır. İçinde kaybolduğu fırtınalı bir denizdedir. Yatağını yanlış yerde aramaktadır Necip Fazıl. Aynı zamanda şiirleri beğeniyle takip edilmeye başlanmıştır. O dönemki şiiri içindeki fırtınalarda çırpınışların bir tezahürüdür.
Necip Fazıl gençlik döneminde gerilen bir yay gibidir. Ama hâlâ okunun hedefini bulamamıştır. Ona bu hedefi bulduracak olan Piyer Loti’ye çıkan yolda bir tekkede 1934 yılında “Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel,” bir vakitte “Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız/Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız!” diyerek işaret ettiği Seyyid Abdulhakim Arvasi(k.s) ile tanışır. Yıllar yılı savrulduğu fırtınalı denizden artık kendisine limanı gösterecek feneri bulmuştur. Gidip gelmelerin düşüp kalkmaların tarifi zor izler bıraktığı adına fikir çilesi dediği bir dönem başlar artık.
“Gaiplerden bir ses geldi: bu adam/ Gezdirsin boşluğu ense kökünde!/Ve uçtu tepemden birdenbire dam/Gök devrildi künde üstüne künde” dizelerinde ifade ettiği gibi büyük sarsıntılar yaşar. Bütün varlığını sorgulamaya başlayarak mürşidinin işaret ettiği limana doğru yol alır artık. Yol kolay değildir; bu durumu “Gördüm ki ateşte, cımbızda yokmuş/ Fikir çilesinden büyük işkence” diye tarif eder. Bu sıkıntılı süreç neredeyse mürşidinin vefatına kadar devam eder. Mürşidinin zorla İstanbul’dan gönderilmesine kadar sıklıkla ziyaretine gider; bu gidip gelmeleri yaşantısında da yaşar. Düşer kalkar ama sonunda istikametini bulur; artık sanatta ve hayatta gayesini bulmuştur: “Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış/ Marifet bu gerisi yalnız çelik çomakmış.” sözleriyle ifade eder bu gerçeği. O zamana kadar yaşadığı tüm süreci “O ve Ben” adlı eserinde anlatır Necip Fazıl.
Adeta 1934’ten önceki dönemi hamlığının 1934’ten sonra pişmesinin 1943’ten sonraki dönem ise yanmasının dönemidir. 1943’te “Büyük Doğu” dergisini çıkarmaya başlar. Müslüman gençliğin inşası uğrunda gecesini gündüzüne katarak çalışır. Sansürlere aldırış etmez, defalarca kez mahkum olur. Gençliği “Güneşi ceketinin astarında kaybetmiş” “marka Müslümanlarından” kurtarmanın davasını gütmeye başlamıştır.
Necip Fazıl sadece mücadele insanı değildir. Uğrunda mücadele ettiği hakikatleri bayraklaştıran bir fikir ve dava adamıdır. “İdeolocya Örgü”yle fikrinin ütopyasını ortaya koymuştur. Müslüman Türk gencine, kendisine biçilmiş sözde özgülük özde esaret dünya sistemlerini kabullenmemesini “İslam”ın tüm sistemlerin üzerinde dünya ve ahiret davası olduğunu kavraması gerektiğini anlatır yılmadan. Büyük Doğu mefkuresini anlatmak için konferastan konferansa koşmuş gecesini gündüzüne katarak mücadelesine yılmak bilmez bir azimle devam etmiştir. Onun azmi, çoğu kimsenin cahil gördüğü bir işportacıyı bile bir hedefe ve davaya hizmet ettirecek; çoğu üniversite bitirmişten bile daha donanımlı hale getirecek bir enerji ile doluydu. Sanatının gücünü Allah yoluna râm eden Necip Fazıl, şiirleriyle davasını destanlaştırırken tiyatro ve romanlarıyla da aynı davaya hizmet ediyordu. “Bir Adam Yaratmak” ile maddeciliği sorguluyor “Reis Bey” ile merhametsiz adaletin de zulüm olduğunu gösteriyordu. Tarih yazmanın malumat vermekten öte bir şey olduğunu “Yeniçeri” ve “Son Devrin Din Mazlumları”yla ortaya koyuyor. Bize yutturulmaya çalışılan tarihi sorguluyordu. Daha pek çok eseriyle yatağında çağlayarak akan Necip Fazıl geçtiği çöllerde ileride gümrah ormanlar olacak fidanlar yetiştiriyordu.
“Mehmedim sevinin başlar yüksekte/Ölsek de sevinin eve dönsek de/ Sanma bu tekerlek kalır tümsek de/ Zaman elbet bizimdir elbet bizim/Gündoğmuş, gün batmış ebet bizimdir.”  dizeleriyle ifadelendirdiği hakikat çok geçmeden gerçekleşmiş ve Necip Fazıl, Müslüman Türk gençliğinin kendine “Üstad” saydığı bir şahsiyet olmuştur. Maalesef ki bugün biz hâlâ fikirde, sanatta ve aksiyonda Necip Fazıl’ı geçecek insanlar yetiştiremedik. İşte bu yüzden onların temelini attığı “bu öksüz yapıyı” sürdürmek adına çok çalışmalıyız çok düşünmeliyiz. Aksi takdir de utanılacak hallere düşmemiz kaçınılmazdır. Şu bir gerçektir ki hiçbir fikir ve dava adamı son sözü söylememiştir. Biz Necip Fazıl gibi ustalardan aldığımız emaneti daha ileri götürecek azmi yakalamalıyız. Bunun için de öze dönmeli Kuran ve Sünnetin rehberliğine yapışmalıyız. Öncülerin saçtıkları tohumların fidanları olmalı her birimiz hakikat uğruna bayraklaşmalıyız.
                                Hüseyin Hilmi Arslan

26 Nisan 2019 Cuma

BENİM CİCİ TAKINTILARIM

BENİM CİCİ TAKINTILARIM
    Yukarıdaki başlık çok absürt gelebilir size. “Takıntının cicisi mi olurmuş canım” diyebilirsiniz. Hatta “Kesin değişik değişik şeyler söyleyecek” deyip okumayı daha bu paragrafı bitirmeden bırakabilirsiniz. Sorun değil hiç kafama takmayacağım bırakabilirsiniz. Ya da neyse biraz sabredin canım, takıntılı bir adamın yazı yazması öyle kolay olmuyor. Yok şu kelime olmadı, şu paragrafta anlatılanlar gereksiz, yok konunun dışına çıkmışım sil geri dön, toparla düzelt; hatta biraz da dikkat dağınıklığı olunca başka bir şeye takılıp gitmeler falan derken İsmet Özel’in “güç bela kurduğum cümle işte bu” demesi gibi buraya yazdıklarımı okursunuz umarım. Okuyun ha!
    Bu cümleyi de okuyorsanız demek ki dikkatinizi çekmeyi başardım. Haydi başlayalım o zaman. Aslında bu yazıyı konu hakkında pek çok bilimsel makaleyi inceleyerek size takıntıları ya da bilimsel adıyla obsesif kompülsif bozukluğu anlatabilirdim. Ama bunu yapamam çünkü ben bir psikolog ya da psikiyatr değilim. Ama her ne kadar konunun mekteplisi olmasam da kendimi alaylısı olarak görmekte de bir mahzur görmüyorum. “Sonuna kadar takıntılıyım kardeşim” demek geldi içimden şimdi. Konuya bu şekilde yaklaşmakla bahsi geçen meslek sınıfından olanların işini hafife aldığım düşünülmesin, alınmasınlar da: “Allah yokluklarını göstermesin ama muhtaç da etmesin” kabilinden yaklaşmayı tercih ediyorum kendilerine. Takıntı müptelası olan benim gibi pek çok insanın onlarsız bu durumdan kurtulması zor. Elbette profesyonel yardım almak gerekiyor. Ama bizim konuyla alakalı başka bir bakış açısı getirmemizin de bir sakınca yoktur herhalde.
    Obsesif kompülsif bozukluk yani takıntının, biz bu yazıda daha çok bu ifadeyi kullanacağız, pek çok türü ve tezahürü var. Yolda gördüğü arabaların plakalarını ezberleme takıntısından temizlik takıntısına, imanî ve dini meselelerle ilgili takıntılarından düzen takıntısına kadar farklı türde takıntıların olduğunu molla google’a sorarak öğrenebilmeniz mümkün. Takıntıların sebepleri konusunda mektepli hocalarımızın elbette ki söyleyecekleri çok şey vardır ama “damdan düşenin halini damdan düşer anlar” hakikatinden hareketle konuya müdahil olmayı kendime bir sorumluluk olarak görüyorum.
    Sadede gelelim artık. Takıntıların dini terminolojide adı “vesvese”. Bediüzzaman Said-i Nursî’nin konuyla alakalı muhteşem tespitleri var.  Bediüzzaman, Risale-i Nur külliyatından Sözler kitabında Yirmi Birinci Söz’ün İkinci Makamı kısmında konuyu geniş bir şekilde ele alır. Zat-ı muhteremin sadra şifa olan bu eserini takıntı ve vesveseden muzdarip haldaşlarıma şiddetle tavsiye ederim. Bediüzzaman, vesveseyi musibete benzetir ve vesvesenin sebepleri, sonuçları ve dahi çözüm yollarını gayet veciz bir şekilde ifade eder.  Bediüzzaman’ın vesvesenin daha çok “hassas asabilerde” göründüğünü ifade etmesi kayda değer bir tespit. Saman alevi gibi çabuk parlayıp çabuk sakinleşebilen bu kardeşinizde neden takıntılılık olduğunu açıklıyor. Kendine güven duygusu zayıf olunca da iç hesaplaşmalar alıp yürüyor haliyle. Ama Bediüzzaman, vesveseden kurtulma yolunu tam aksi olarak gösteriyor ve diyor ki: “Ey maraz-ı vesvese ile mübtelâ! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musîbete benzer; ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen, küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen(korkmazsan) hafif olur, mahfî(gizli) kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mahiyetini bilsen, onu tanısan, gider.” Yani kısaca “önem verme” diyor.  Bunları ilk kez okuyan takıntıya müptela olmuş birinin nebze rahatlaması mümkün. “Bir nebze” derken kastım, kardeşiniz gibi uzun bir dönem bu musibete maruz kalmış birinin her ne kadar önem vermemesi gerektiğini bilse de bunu davranış haline getirmesi biraz zaman alıyor. Bu musibet önem vermemeyi öğrendiğinizde elbette bir gün geçip gidiyor bundan emin olun. Ama bir şeyleri takıntı yapma sizde bir özellik olarak kalıyor. Değişen zamanlarda değişen şeyleri kolaylıkla takıntı yapma gibi bir yeteneğiniz oluşuyor.
“Takıntı yapmanın nesi yetenekmiş?” diye sorduğunuzu varsayarak cevap vereyim efendim. “Zaten bu yazının ana fikrini de bu soruya vereceğim cevaplar oluşturuyor” diyelim de iki saat yazının ana fikrini bulmak için uğraştırmayım sizi. Evet, takıntılı olmak; aşırıya gitmemek, hasta olmamak, çevrenizi ve ailenizi rahatsız etmemek şartıyla; sizi çalışmaya, üretmeye, bir şeyler yapmaya, gayrete itecek, zorlayacak, adım attıracak hatta sizi sonuca götürecek bir yetenektir. Ancak kafaya taktığınız işleri başarabilirsiniz. Konuyu biraz daha açarsak, yukarıda da bahsettiğim gibi vesvese veya takıntı her ne derseniz deyin çoğu zaman kişiyi hiçbir şeyi kafaya takamadığı, bir şeyler üretmeden işe yarar bir iş yapmadan rahat rahat yaşayıp gittiği bir dönemde bulur ve müthiş bir şekilde rahatsız eder. Hele de ne olduğu anlaşılmaz ise kişiyi hasta eder. Artık bundan sonra Necip Fazıl’ın “fikir çilesi” dediği gibi iç hesaplaşmayla boğuşulur. Meselenin iç yüzü öğrenildikçe hatta alınan profesyonel destekle sıkıntılar bertaraf olur. Olur olmasına da bir şeyleri takıntı yapabilme potansiyeli yok olup gitmez. Fakat şunu bilmemiz gerekir ki, kâinatta hiçbir şey boş ve anlamsız yere yaratılmamıştır buna takıntı da dâhildir. Takıntılarımız bizi harekete geçirecek müthiş bir enerjiyi içinde taşır. Her ne kadar başlangıçta insanı gerse de bu durum bir yayın okunu hedefi tam isabet vurabilmesi için gerilişine benzetilebilir. Kişinin ataletten yani tembellikten, vurdumduymazlıktan kurtulması için bir nevi fırsat olur.
Bediüzzaman, yukarıda bahsettiğimiz eserinin aynı bölümünde: “İfrata(aşırıya) varmamak, hem galebe çalmamak(üstün gelmemek) şartıyla, asl-ı vesvese(vesvesensin aslı) teyakkuza(uyanıklığa) sebeptir, taharrîye(araştırma, inceleme) dâîdir(sebeptir), ciddiyete vesîledir; lâkaydlığı atar, tehâvünü(aldırış etmemeyi) def’ eder(ortadan kaldırır). Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda(imtihan yerinde), şu meydan-ı müsâbakada(yarış meydanında), bize kamçı-yı teşvik(teşvik kamçısı) olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor.” Sözleriyle tam da anlatmaya çalıştığımız durumu ifade ediyor.
Demem o ki, takıntılarınız varsa bu korkulacak bir durum değildir. Hele de kendinizle bir savaşa girmenize de gerek yoktur. Önemli olan bu durumun kişiye özel bir potansiyelden kaynaklandığını bilip bu potansiyeli doğru bir kanala yönlendirmektir. Gün içinde yaşadıklarınızı veya insanlarla olan ilişkilerinizi veya herhangi başka bir şeyi takıntı yaparak enerjinizi harcamak yerine; olumlu işlerle yani üretme, hizmet, çalışmayla huzuru yakalayabilir daha mutlu olabilirsiniz. Tek şart her şeyde olduğu gibi her türlü aşırılıktan uzak durmaktır elbette.
Son söz olarak diyelim ki: Ey benim gibi takıntılı kardeşim, takıntıların her ne kadar seni zorlasa da aslında onlar senin sıçrama tahtandır, senin kendini tanıman ve toparlaman için bir vesiledir. “Bu nereden geldi başıma” deyip kendini daha fazla üzme, Rabbimizin İnşirah süresindeki mesajını tekrar tekrar oku ve anlamaya çalış, çünkü derdimizin dermanı oradadır: “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.” (inşirah 5-6-7)
Vesselam.
                                Hüseyin Hilmi ARSLAN
                                           19/02/2019